Direnmeye Ve Yaşamaya Mahkumuz

0

ÖNDER APO

Askeri ve siyasi düşünmekten kaynaklanan bir yavaşlık ve ağırlık var. Çalışmalarda; gelişmeyi günlük ve pratik yaşam ile bütünleştirememe yaşanıyor. Tekrar söylüyorum ve unutulmasın ki, gelişmelere biz yol açıyoruz. Sizin kendinize yakıştırdığınız sığlığın insanda bir iç rahatlığına yol açması düşünülemez. Hatta bir defa, öncelikle kendi geriliğinizi görmeniz gerektiğini vurguluyorum. Düşmana bakın ve kendi gerçeğinizi kavrayın. Savaşa bakın, yine kendinizi kavramaya çalışın. Daha bu yaşta çoğunuz tanınmaz haldesiniz. Hem gerilladan, bilmem militanlıktan bahsediyorsunuz, hem de kendi kişiliğinizi bile tanıyamaz halde olacaksınız; bu, kendine kocaman bir saygısızlıktır. Ben bunu bir kader olarak da değerlendirmiyorum. Sanıyorum PKK’nin artan devrim olanakları, mirasyedi gibi veya çok rahat içinde yaşanılır gibi, bir yaklaşıma da götürüyor. Bunların hepsi yanlış. Tamam, devrim ve PKK sizi yaşatabilir, Kuzeyi de, Güneyi de yaşatabilir. Hatta Türkiye solculuğunun bile yükünü hafifletebilir. Ama bundan çıkarılacak sonuç, kişilerin kendilerini böyle dayatması değildir. Bana bakın, ben kendi çözümlememi yapıyorum. Büyük bir çabayla gelişmenin özü olmaya çok büyük özen gösteriyorum. Bakın ve karşılaştırmayı doğru yapın. Size bunu özellikle söylüyorum. Ben artık bu tür pratik bir anlam ifade etmeyen, temsil gücü göstermekten son derece uzak bağlılıklardan nefret ediyorum ve bıktım. Yüzeysel, fazla siyasi-askeri anlamı olmayan aşiret türü veya ahbap-çavuşça bağlılıklar beni hiç çekmiyor, anlam da vermiyorum. Benim böyle bağlılıklara, sizin de bu tip bağlanmalara ihtiyacınız yok, artık seviye kazanmayı bilmeniz lazım. Biz ciddi bir savaş örgütüyüz ve savaş örgütünün kuralları kadar kişiliğine de anlam vermek gerekiyor. Savaş örgütünün yasalarına uymamakla, kendinizi gerçekten özellikle başaran militan tarza ulaştırmamakla sonunuzu kötü getireceksiniz. Nitekim bu şekilde kaybedenler hiç de az değil.

Yaşamda son derece sönük ve çözümsüz duruyorsunuz. Ben her gün içindeyim. Sizin kişiliklerle adeta boğuşuyorum. Size göre bu kişilikler “kader” kişiliğidir ve temel özellikler, alışkanlıklar oldukça kendini katmerleştirmiş. Bu alışkanlıklardan kolay kolay vazgeçilmesi de ne mümkün olur, ne de canınız kabul eder. En basitiyle burada kişinin kendini geliştirmemesi köleliktir. Yaşamı çok rahat karşılıyorsunuz. Ülkemizde devrimle fethedilecek bu kadar kaleler var iken, bu kadar devrimci gelişme imkanları söz konusu iken, bizim militanlara bakıyorum kendisini bile kurtarmaktan aciz. Yakında ülkeye ulaşacaksınız, öyle anlar gelecek ki kendinizi yaşatmaktan aciz kalacaksınız, yaşama anlam veremeyeceksiniz, saygı diye bir yaklaşımı bile kendinize yakıştıramayacaksınız. Bir plan olmayacak, fethetme tutkunuz pek fazla gelişmeyecek; o zaman nasıl yaşatalım sizi? Köle halk işte, düzen içinde nasıl yaşıyor; siz de PKK içinde onu temsil edeceksiniz. Bahaneniz de hazır, ölüm ucuz. Şunu size göstermek istiyorum; kendi çözümlememi yaptım, amansız süreçlerde en ufak bir gelişme ortamının, zemininin bile olmadığı, hatta kelimelerde bile gelişmenin ifade edilemediği dönemlerde, biz kendimizi nasıl yapmışız. Size bakıyorum; niçin yaşıyorsunuz, bir tutkunuz var mı, bir hedef, bir ufuk sahibi misiniz, bir şeyi güzel ele almak istiyor musunuz, bir küçük eseriniz olsun istiyor musunuz? Sizde bu soruların cevapları akıl almaz derecede muğlak. Bir savaşçı yaratmak, bir örgüt yaratmak, tutkuyla da demeyelim, bunu hiç değilse bir görev olarak anlayabilir misiniz?

Son yıllarda benim karşılaştığım en önemli bir şey de bu ve esefle karşıladım, hayret kaldım. Neden gelişmek istemiyor bu insanlar? Neden birbirlerini örgütlemiyorlar, gözlerini hep başka şeylere dikiyorlar? 12 Eylül bireyciliği nasıl körükledi, biliniyor ve siz düzenin bu bireyciliğini temsil ediyorsunuz içimizde, hem de kendinizi dayatarak. Devrimci tarzı niye yakalamıyorsunuz? Oysa devrimci eğitim ve örgütlenme, devrimci eylem ve dönüşüm, tutkuyla insanın sarılması gereken uğraşlardır. Peki kendinizde bu eğilim ne kadar var? Kendi çözümlememi bunun için yapıyorum. Ben bütün dönemlerin devrimcisiyim. Kendimi on yaşımda çözmeye tabi tuttum, ortaya isyanımı koydum. Biraz saygılı olacaksınız, anlayacaksınız. Ben her zaman söylerim, kendim de hoşlanmıyorum, ama ben buna çorbayı bile kurtaramayacak kişilikler diyorum. Zaten düzen içinde bu kadar tepe taklak olmanız, hiçbir iddianızın bile kalmaması, tam da benim dediğim türden bir kişiliğin sergilenmesi oluyor. Satsanız da düzen sizi kaç paraya alır; bu soruyu kendinize doğru sorun. Şimdi bazı objektif tasfiyeciler içimizde var, bunlardan bazılarını ben sırtımda on yıl besledim. Onların çözümlemelerini aranızda yapın, tartışın. Şimdi tam bir parazit olmuşlar, hem de ensemize yapışmışlar, “biz başın kadar yüksekteyiz ve inmeyiz” diyorlar. Halbuki kendini bir parazit durumuna getirmiş ve bunu bile görmeye gelmiyor ki kendini aşabilsin. Müthiş kariyeristlik yapılıyor, bir şey bırakılmıyor. Gel de besle, insaf yani, çok sahte bir yükselme isteği var, ama hiçbir yeteneği yok, hiçbir başarma durumu yok, ama kendine büyüklük yakıştırmış. “Ben filan yetkiliyim, ben filan bilmem adı, sanı duyulmuş kişiyim”. Böylesi hiçbir şeydir, bir bela ve parazittir. Bize yapışıp kalmış ama, asalakça. Çünkü bir kişilik sahibi değil, bir yeteneği, etkinliği, başarısı yok

Karşımızda başarmak için esas alınması gereken, başaran bir tarz var ve başarı da bizim yegane yaşam seçeneğimizdir. Benim en ufak bir bireyselliğim yok. Olağanüstü bir tarz ve tempoyu gerçekleştirmişim. Ve sadece olumlu değil, olumsuz süreçlerde de en büyük gelişmeleri ortaya çıkaran bir tarzdır bu. Saygı budur; bunu görüp, değerini takdir etmek gerekir. Değerlerin üzerine yaslan, bir sürü sahte yol, sahte kişilik dayatmaları, bunlar doğru değildir. Bunlar doğru olsa veya bir anlam ifade etseydi, şimdi karşımda gücünüz olurdu. Karşımda bu haliyle gücü olduğunu iddia eden kimdir, en aşağılığın tekidir. Çünkü gücü olan gücünü ya savaş temelinde kullanır, ya da yoldaşça birleştirir.

Dönüşen insan, çalışan insan, başaran insan kimdir, nasıl olmalıdır? Net cevaplar çıkıyor. Saygı burada işte. Hep söylüyorum, bu en çok da size gerekli. Atmışsınız kendinizi ortalığa ve “bizi yaşatın” diyorsunuz. Aslında kendi canınızla oynuyorsunuz. Bir insan kendisine böyle saygısızlık eder mi? Yaşamaya bu kadar saygısızlık eder mi? Savaşta bile kolay kaybetmek saygısızlıktır.

Bakın kimse bana görev dayatmıyor, kimse “kendini şöyle dönüşüme uğrat” da demiyor. Ama ben kendime saygımdan ötürü, kendi vicdanıma verdiğim hesaptan ötürü bunu yapıyorum.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.