Özsavunma ve Etkin Bir Yaşam- III

0

Münevver Çelik – Sinem Özer

Bir Yaşam Biçimi Olarak Özgürlük

Nasıl ki Foucault direnişi yalnızca tepkisel ve savunmacı olmaktan çıkartmak, özgürlüğü pratik edilen bir şey olarak düşünmek istediyse, Spinoza da araştırmasını özsavunmayı, varlığını sürdürme çabasını destekleyecek etkin bir yaşam tarzının yaratılabilmesinin imaknları üzerine yürüttü. En başta da belirttiğimiz gibi, bu araştırma onun arzuyu varlığın fiili özü, yani var olma ve eyleme gücü olarak düşünmesiyle yakından ilişkiliydi. Tam da bu yüzden Spinoza bize öznelerden ve kimliklerden değil, bedenlerden ve bedenlerin yapabileceklerinden söz ediyordu.

Spinoza’da ister bir hayvan, ister bir insan, ister bir topluluk olsun, bir bedenin özü, arzulama hakkıyla, yani var olma ve eyleme gücüyle, yapabilecekleriyle tanımlanır, yoksa tersi değil. Şöyle der Spinoza: Arzu “herhangi bir etkileniş tarafından eyleme belirlenmiş olarak anlaşıldığı sürece, insanın özüdür” . Başka bir deyişle, var olma ve eyleme gücü, fiili olarak bir etkileniş tarafından belirlendiği ölçüde arzu adını alır. Her türden etkileniş, var olma ve eyleme gücünü belirler, bizi “Arzulama yönünde, yani kendi doğamızdan kaynaklanan bir şeyi imgeleme ya da yapma yönünde belirler.” Öyleyse insan, varlığını sürdürmeye dönük bütün eylemleri yapmaya mecbur kılınmıştır. Bu, Spinoza’da arzunun eksiklikten kaynaklanan ve nesnesini arayan bir yönelim gibi asla düşünülmediğini gösterir. Arzu, bu ya da şu yetkinlik derecesine sahip olsa da, daima bir tamlığın ve doluluğun ifadesidir, çünkü her koşulda varlığın kendi doğasından kaynaklanan bir eyleme gücüne denk düşer.

Başka bir deyişle, var olma ve eyleme gücü olarak arzunun özü asla tepkisel değil daima etkindir, başkasını olumsuzlama değil kendini olumlamadır. Peki ama buna rağmen hala nasıl olup da edilginleşebiliyoruz ya da edilgin oluşumuzu arzulayabiliyoruz? Arzu nasıl etkin oluşun gücü olmaktan çıkıp tepkisel oluşun gücüne dönüşebiliyor? Üstelik Spinoza’nın ısrarla vurguladığı gibi, tutkularının esareti altında yaşayan kölelerin de aklın kılavuzluğunda yaşayan özgür insanlar gibi haal arzulamakta olduğunu, hala doğalarından kaynaklanan bir zorunlulukla imgelemekte ve eylemekte olduğunu nasıl söyleyebiliriz? Tüm bunlar için, Spinoza’da edilgin ve etkin olmanın anlamlarına, arzulamanın edilgin tarzı olan tutku ile etkin tarzı olan eyleme daha yakından bakmamız gerekiyor.

Spinoza arzuyu var olma ve eyleme gücü olarak belirlediği anda, bu gücün doğası gereği hem bir etkilenme hem de bir etkileme gücü olarak anlaşılması gerektiği açıktır. Çünkü güç dediğimiz, zaten aynı anda hem etkilenen hem de etkileyen şeydir. Güç asla tek başına bulunamaz, güç dediğimizde bile aslında hep bir güçler ilişkisinin söz ko- nusu olduğunu düşünmemiz gerekir. Aynı sebeple, özü güç/arzu olan varlık da Spinoza’da daima hem duyarlı, etkilenebilen yanının hem de üretici, etkileyen yanının bir bileşkesidir. Bir varlığın yapabilecekleri, her an bu bileşimde, etkin yönün edilgin yöne oranına göre, yani nedeni kendi özüyle açıklanabilen etkilenişleri olan eylemlerinin, dış bir nedenden kaynaklanan etkilenişleri olan tutkularına oranına göre belirlenir. Yine de burada ‘maruz kalma, etkilenme gücü ya da tutkular’ ile ‘etkileme gücü ya da eylemler’ arasında mutlak bir ters orantı ya da karşıtlık olduğu düşünülmemelidir. Tersine Spinoza’da etkilenebilme gücü ile etkileyebilme gücü birbirini karşılıklı olarak destekler de: “İnsan bedeninin pek çok şekilde etkilenmesine olanak tanıyan ve dışındaki bedenleri pek çok şekilde etkilemeye elverişli kılan her şey insana yararlıdır ve bedeni pek çok şekilde etkilenmeye ve dışındaki bedenleri pek çok şekilde etkilemeye elverişli kıldıkça daha yararlı olur.”

Etkilenebilme ve etkileyebilme gücü, tutkular ve eylemler arasındaki bu uyum, işleyiş ilkelerindeki ortaklıktan kaynaklanır. Nedeni kendisi olsun olmasın, ister tutkudan ister akıldan doğan arzularla belirlenmiş olsun, insanın imgeleyebildikleri ve yapabildikleri var olma ve eyleme gücüyle, kendisi için iyi ve yararlı olanı arayışıyla ters düşmez. Sadece edilgin olduğumuz, yani nedeni kendimizin olmadığı etkilenişlerin, tutkuların belirlenimi altında olduğumuz sürece var olma ve eyleme gücümüz azalmış ya da sınırlanmışken; etkin etkilenişlerimizin, eylemlerimizin belirlenimi altında olduğumuz, yani kendi etkinliğimizden etkilendiğimiz sürece de bu gücümüz artmış ve desteklenmiş haldedir.

O halde Spinoza tutkulardan doğan arzular ile akıldan doğan arzular arasında ayrım yaptığında, asla zihin ve beden arasındaki bir kıyasa değil, edilgin-oluş ile etkin-oluş arasındaki, birbirinden nedenleri bakımından ayrılan etkilenişler olan tutkular ile eylemler arasındaki bir kıyasa başvurmaktadır. Tutku hem bedende hem zihinde edilgin oluş arzusudur, eylem ise etkin-oluş arzusu. Tutku var olma ve eyleme gücünün sınırlanmış bir derecesinin, eylem ise bu gücün daha yüksek bir derecesinin ifadesidir. Bununla birlikte, Spinoza tüm bu edilgin hallerimizin yine de varlığımızı sürdürmek için sarf ettiğimiz güçle belirlenmiş olamayacağını söyler bize. Edilgin duyguların özü sadece bizim özü- müzle açıklanamaz. Çünkü insanın doğanın bir parçası olmaması ve sadece kendi doğasıyla açıklanabilecek değişimler dışında hiçbir değişime uğramaması imkânsızdır. İnsan sadece etkinlik olarak düşünülemez. İnsan her zaman etkilenecek, maruz kalacak, edilgin olacağı durumlarla karşılaşacaktır, o kendi güçlerini sürekli aşan güçlerle ilişkilidir ve onlardan etkilenir. Bu yüzden insanın var olma ve eyleme gücünün, arzusunun, yapabileceklerinin sınırları, kendi gücüne kıyasla dış bir nedenin gücüyle belirlenecektir.

Peki ama şimdi de diğer uca savrularak, edilgin bir yaşam tarzına mahkum olduğumuzu mu kabul etmemiz gerekiyor? Bizi her zaman belirleyecek olan dışsal güçler karşısında hep pasif, hep tepkisel, hep savunmacı bir halde mi olacağız? Varoluşumuzda tutkular aleyhine eylemlerin payını nasıl artıracağız? İşte Spinoza’da özsavunmanın etkin bir yaşam tarzı, özgürlüğün bir pratik, politikanın ise yaşama içkin bir kuruculuk olarak belirdiği yer tam da burasıdır. Spinoza, arzunun etkin oluşunu, onun özündeki çokluğun, elbirliğinin ve yaratıcılığın olumlanmasına bağladığı için, arzunun genişleyen üretimini de, hiçbir dolayıma gerek duymadan, etik-politik bir yaşama tarzı olarak düşünebilecektir.

Spinoza’da tüm bir gerçeklik, güçlerden ve güçlerin olumlu ya da olumsuz karşılaşma- larından ibaret olduğu için, bir bedenin kendi dışındaki etkilenişleri karşılaşmaların tesadüfüne bağlıdır. Her beden kendi bileşimiyle uyumlu başka bileşimlerle etkileşiminde gücünü ve etkinliğini artırırken, uyumsuz bileşimlerden etkilenişinde ise gücü azalır, edil- ginleşir. Bu yüzden insan da dâhil her bedenin yetkinliği, diğer bedenlerle uyumlu bile- şimlere girebilme ve bu bileşimleri bizzat oluşturabilme, onlarla ortaklık kurabilme gücüyle tanımlanır. O halde arzulamak, başından itibaren başka güçlerle bileşime girebilme arzusudur, ortak olan istencidir. Çokluğunu olumlayarak, var olma ve eyleme gücünü artırma, farklılaşma istencidir. Ya da başka bir deyişle, bir be- denin var olma ve eyleme gücünün temelinde, daima bir güçler çokluğu ara- sındaki uyumlu bir bileşim, bu güçlerin demokratik etkileşimi ve elbirliği yatar.

Bu yüzden Spinoza’da varlığını sürdürebilmek, Öz savunma yapabilmek, birlikte yapa- bileceklerimizin genişlemesini, çoğalmasını gerektirir. Kendini koruyup sürdürmek bile, kendiyle özdeşliğini muhafaza etmekle değil, gücünü çoğaltmakla, kendinden farklılaşabilmekle, farklılaşmayı olumlamakla mümkündür. Eğer tutkularımızın, tepkisel özneleşmelerin esareti altında yaşıyorsak, ister bireyselleştiğimiz isterse tepkiselleştiğimiz için var olma ve eyleme gücümüz kendimizi koruyup saklamakla, varlığımızı sürdürebilmekle sınırlandıysa, bunun nedenini karşılaşmalar örgütlemek yerine, kötü karşılaşmaların tesadüfünde, edilgin bir şekilde yaşayıp gidiyor oluşumuzda aramak gerekir. Çünkü her zaman açık olduğumuz ve maruz kalabileceğimiz kötü karşılaşmaların etkileriyle, bizi tepkiselleştiren, var olma ve eyleme gücümüzü sınırlandıran kuvvetlerle ancak etkin oluş arzularını çoğaltarak ve birleştirerek başa çıkabiliriz. Bizi tepkiselleştirerek bireyselleştiren (ya da bireyselleştirerek tepkiselleştiren) ve böylece bizi yapabileceklerimizden koparan kuvvetler karşısında etkin olmayı ise, ancak var olma ve eyleme gücümüzün özündeki çokluğu, elbirliğini ve yaratıcılığı olumlayarak başarabiliriz.

İşte tam da var olma ve eyleme gücü ancak artırılarak muhafaza edilebildiği için, gücün artışı çokluğu, çokluk ise ortak olanın inşasını gerektirdiği için, toplumsal ya da bireysel herhangi bir bedenin özerk ve kalıcı olabilmesi de, çokluğun, elbirliğinin ve onun yaratıcılığının olumlanmasını gerektirir. Spinoza’da demokrasinin yaşama gelip sonradan eklenen politik bir biçim olmamasının nedeni budur. Aksine demokrasi, özü uyumlu güç bileşimleri oluşturmak olan arzunun genişleyerek yeniden üretimidir, var olma ve eyleme gücünün, ortak olan istencinin katlanarak çoğalmasıdır. O halde politikanın yapması gereken tek şey, var olma ve eyleme gücünü, varlığın demokrasi arzusunu, ortak olan istencini desteklemek, demokratik pratiklerin kendini olumlayabilmesinin imkânlarını oluşturmaktır. Başka bir deyişle politika, özgürlüğü ve demokrasiyi bir yaşam tarzı haline getirmek için, çokluktan bir stratejik kaynak olarak faydalanabilmek, güçler arasındaki etkileşimleri ve elbirliğini tesadüflere bırakmak yerine, bunları bizzat örgütleyebilme sanatıdır. Demokrasi, çokluğu bizzat yapmaktır. Çünkü çokluk nasıl kendini sadece demokraside, güçlerin uyumlu bileşiminde, tekilliklerin demokratik elbirliğinde olumlaya biliyorsa, demokrasi de kendini ancak çokluğun yaşamında ve pratiğinde olumlayabilir. Buradan bakıldığında şimdi etik ve politika da, elbirliği halindeki çoklukların Öz savunma gücü olarak görülebilecektir.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.