Özsavunma ve Etkin Bir Yaşam- I

0

Münevver Çelik – Sinem Özer

Özsavunma, zaten var olanı olduğu gibi koruma ve sürdürme pratiği midir? Dolayısıyla ‘hayır’ demekle yetinen bir direniş midir o sadece? Yoksa bir farklılaşma istencinin, yaratıcı bir kuvvetin yapabileceklerinin sonuna kadar gitmesi mi? Özsavunma, olanı her nasılsa öylece bırakmak mıdır, yoksa değişimin, yeniliğin, farkın olumlanması mı? Tepki vermek ve bu yüzden aslında yalnızca maruz kalmak ve etkilenmek midir? Özsavunma yalnızca savunmacı mıdır gerçekten? Kendi gibi olmakta, aynı kalmakta bir ısrar mıdır? Varlığında diretmek, direnç göstermek midir sadece? Yoksa tersine etkin olarak, etkileyerek, dönüştürerek, yaratarak farklılaşmakta ısrar etmek mi demektir?

Özsavunmanın ‘tepkisel’ ve ‘etkin’ diye de ayırabileceğimiz bu iki anlamı, Spinoza’nın etiğinde çatışabilen, birbirinin yerini alabilen iki farklı öznelliğe, iki farklı yaşama biçimine denk düşer. Varlığın özünün arzu, arzunun ise var olma ve eyleme gücü olduğu Spinoza’da özsavunma, varoluşta kalma çabamızdaki etkin gücümüzdür. Yani sadece var olanı koruyup sürdürmenin çabası değildir bu. Bu sınırda kalıyorsa eğer, varlığın da gücü sınırlanmış olan bir yaşamı olduğunu gösterir bu yalnızca. Oysa Spinoza’da varlığını olumlamak demek, en temelde yapabileceklerinin sonuna kadar gitmek demektir, yani her şeyden önce olumlamayı olumlamaktır. Bu yüzden aslında kendini koruyup sürdürmek bile, kendiyle özdeşliğini muhafaza etmekle değil, gücünü çoğaltmakla, kendinden farklılaşabilmekle, farklılaşmayı olumlamakla mümkündür. Spinoza’da özsavunma en yetkin derecesinde, tepkisel değil etkin olduğunda, daima çifte bir olumlamadır: Var olma ve eyleme gücünü olumlayarak, yaşamın çokluğunu, farklılaşabilme ve değişebilme gücünü olumlamaktır.

Spinoza’nın özsavunmayı yalnızca edilgin ve tepkisel değil etkin bir yaşam pratiği olarak da düşünebilmesi, onun arzuyu varlığın fiili, daima edim halindeki ve varoluşuna içkin özü olarak tanımlamasıyla yakından ilişkilidir. Spinoza, arzuyu sadece bir varoluş ilkesi olarak değil, hem etkilenebildiği hem de etkileyebildiği için, fark yaratırken kendisi de farklılaşabilen bir güç olarak ortaya koyar. Arzu ya da var olma ve eyleme gücü, varlığın değişebilen özüdür. Çünkü arzu üretici olduğu gibi, kendi üretiminden etkilenir ve onun içinde yeni bir şekilde üretilir. Başka bir deyişle, Spinoza varlığın özünün arzu olduğunu söylediğinde, onun yapabileceklerini ne olduğuna göre değil, ne olduğunu yapabilecek- lerine göre tanımlamayı önerir. Dahası, arzu varlığın özü olduğu gibi, varlık da hem öz- nesi hem nesnesi olduğu kolektif bir üretimdir şimdi.

Spinoza’da varlık, üretiminden gelen bu dolaysızca pratik ve kolektif anlama sahiptir. Böylece arzu yaşama sonradan eklenip, ister bastırılmak isterse özgürleştirilmek üzere sonradan toplumsal bir boyut kazanmadığı gibi, etik ve politika da yaşama gelip sonradan eklenmez. İşte Spinoza’da varlığın özü arzu, arzunun özü tam da üretim olduğu için, özsavunma da, dışarıdan gelen tehditler karşısında kendisini koruyup sürdürmeye çalışan tepkisel bir birey-varlığın kendini yeniden üretme stratejisine indirgenmez. Aksine Öz savunma, arzulama üretiminin ve dolayısıyla birlikte yapabileceklerimizin genişlemesine, çoğalmasına içkin olan etkin ve kurucu bir yaşama tarzı olarak düşünülebilir hale gelir. Bu sayede şimdi etik ve politika da, böyle bir yaşam tarzının Öz savunma gücü olarak düşünülebilecektir.

Spinoza, Öz savunmayı, yani varlıkta sürüp gitme çabasını, arzunun genişleyen toplumsal üretimi içine yerleştirerek aslında bir hamlede iki şeyi birden gerçekleştirir. Bir yandan özsavunmayı tepkisel ve olumsuzlayıcı anlamının ötesinde düşünmenin önünü açarken, bir yandan da arzuyu varlığın toplumsal olanla çatışmalar üretmesi kaçınılmaz ve bu yüzden de tepkisel olan en gizli, en karanlık yanı olarak değil, aksine varlığın toplumsallığının yaratıcısı ve kurucusu olan etkin yanı olarak düşünebilmeyi mümkün hale getirir. Spinoza’nın etiği, hiç şüphesiz, özsavunmayı ve direnme hakkını hayatta kalma isteğine ya da çıkarlarını koruma güdüsüne indirgeyerek ancak tepkisel ve muhafazakar bir biçimde kavrayabilen modern politik felsefe geleneğinin radikal bir eleştirisidir. Ama bu eleştiri aynı zamanda, kendi zamanının çok ötesine geçen bir öngörü gücüyle, arzuyu, cinsellik gizemlileştirmesi altında bireyleştiren, cinsiyetlendiren ve böylece onu yapabileceklerinden kopartan çağdaş psikanalitik yaklaşımları da hedef alır.

Bu yaklaşımlarda arzu, ya bedenin bastırılan (bastırılması gereken) karanlık ve gizli bir parçasına, kurtulmanın mümkün olmadığı bir illete indirgenir1 ya da asla tamamlanamayacak olan bir eksiklik fikri uyarınca nesnesine bağımlı kılınır. Her durumda arzu, bir baskıya ya da bir eksikliğe cevap vermek zorunda olan bir tepkiselliktir. Etkinliği, olumsuzlamaya ve tepkiselliğe indirgenmiştir. Aslında bu psikanalitik yaklaşım, ilkinden bile daha tehlikelidir. Modern politik felsefe, çıkarlarımızı ve korkularımızı gerekçe göstererek özsavunmanın, direnişin anlamını tepkiye ya da olumsuzlamaya indirgeyerek onu güç- süzleştirir. Psikanaliz ise bizatihi arzuyu tepkiselleştirerek bizi etkin-oluş gücümüzden çok daha etkili bir şekilde koparır. Arzuyu cinselliğe, bizi ise cinselliğimize, cinsiyetlerimize kapatarak köleleştirmekle, edilginleştirmekle kalmaz, aynı anda bu köleliği ve edilginliği de arzulanır bir şey haline getirir. Yani sadece edilginleşmekle kalmayız, edilginliğimiz için, özgürlüğümüzü savunur gibi savaşır hale geliriz.

Peki ama o zaman başka nasıl etkin olabiliriz? Var olma ve eyleme gücümüze yeniden nasıl sahip çıkabiliriz? Öz savunmamızı nasıl güçlendirebiliriz? Direnişimizde tepkiselleşmek yerine, özgürlüğü nasıl pratik edebiliriz? Özgürlüğü bir yaşam biçimi haline nasıl getirebiliriz? Edilgin-oluş arzuları karşısında etkin-oluş arzularını nasıl çoğaltabiliriz?

Bu sorularla başa çıkabilmek adına, belki de her şeyden önce bu soruların isabetliliğini sorgulamamız gerek. Foucault’nun dediği gibi, cinsellik söylemi altında ‘arzulayan özneler’e dönüştürülmemizin, kim olduğumuzu nasıl cinselliğe sorar hale geldiğimizin, var olma ve eyleme gücümüz olan arzunun cinsellik tarafından nasıl kapılabildiğinin bir tarihini yapmak gerek. Belki o zaman başka türlü var olmayı ve eylemeyi tahayyül edebilir hale gelebiliriz. Belki o zaman yaşam tarzlarımızı, hissetme ve düşünme biçimlerimizi bireyselleştiren ve tepkiselleştiren, bizi yapabileceklerimizden kopartan özneleşmelerden çıkabiliriz. Arzunun özündeki çoğulluğu, kolektifliği ve yaratıcılığı yeniden olumlayabiliriz. Belki o zaman başka dünyaların yaratıcısı olabiliriz, etikte ve politikada yaşamın özsavunma güçlerini olumlayabiliriz.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.