Ulaşacağımızın sözüyle

0

Newroz Dersim

Yolculuk sadece yol almak ve bir yere ulaşmak mı? Yoksa her yolda yolcuda kalan derin anılar mı? Gerillada yaşanan her ikisidir de aslında, çünkü ulaşılması gereken bir yol ve saatlere sığdırılmış anılar vardır. Bir kez daha yolcuydum bu yolda, ulaşacağımın sözüyle anıları yüreğimde biriktirerek.

2011 yılında ben de dahil sekiz arkadaşın düzenlemesi Dersîm alanına oldu. Benim en büyük hayalim olan Dersîm’e yolculukta bana yalnızca bir kadın arkadaş eşlik edecekti. Bu güzel yoldaşın adı Sılav’dı. Grupta yer alan her arkadaş gibi biz de oldukça heyecanlı ve moralliydik. Çünkü özlemini çektiğimiz diyarlara yol alıyorduk. Yolcuyduk artık ve şanslıydık. Dersîm’e yolculuk epey uzun bir yolculuk demekti. Başur alanından Dersîm alanına ulaşana dek hemen hemen bütün alanlardan geçtik; cennet ülkemizin serin sularından içip ve doğasıyla kucaklaştık.

Gittiğimiz her alan bir nakış gibi yüreğimize işliyor ve hepsinde bir anı biriktiriyorduk. Biliyorduk ki yaşadığımız her an hem geçmişe, hem o an’a hem de geleceğe dairdi. Bu yolculuğumuzda önce Botan’a daha sonrada Amed’e ulaştık. Amed’e ulaştığımızda iki arkadaş Amed’te kalmak istediğini söyledi. Biz de sonraki yolculuğumuza altı arkadaş olarak devam ettik. Amed’ten de Genç’e geçmemiz gerekiyordu. Amed ve Genç arasındaki kuryemiz şehit Dersîm arkadaştı. Genç alanına ulaştığımızda randevuyu yanlış anladığımız için bir haftaya yakın kurye beklemek zorunda kaldık. Heval Dersîm onlar da büyük cihaz aracılığıyla arkadaşlara haber vermek için iki günlük yolu geri dönmek zorunda kaldılar. Arkadaşları beklediğimiz noktada bir ağacımız vardı. Bu ağacın adını ‘Dara Randeveye’ koymuştuk. Her gün bir arkadaş oraya gidip arkadaşların gelmesini bekliyordu. Aynı zaman da o ağaca, ‘Dara Berxwedanê’ de diyorduk. Aslında direnen ağaç değil bizlerdik. Kendimizden esinlenerek ağaca bu ismi verdik. Çünkü yıllardır gitmek istediğimiz diyarlara ulaşacaktık ve gerçekten de bunun için yıllarca bekledik, direndik. Bekleme süresi uzadığı için erzakımız bitmek üzereydi. Bundan dolayı bir planlama yapmamız gerekiyordu. Yaptığımız ortak planlamaya göre, ilk olarak kendimizi bir köye bırakıp erzak getirecek, sonra da başka bir noktada arkadaşların gelmesini bekleyecektik.

Sabah saat, 7:30 civarıydı iki kobra geldi. Bizim beklediğimiz yerde de çok fazla ağaç yoktu. Aşağıdan toprak yol geçiyordu, üst kısmımız da zozandı. Bunun için akşama kadar bir ağacın önünde beklemek zorunda kaldık. Kobralar yirmi dakikaya yakın başımızın üzerinde gezdi ve daha sonra Murat Suyu’na doğru gideceğimiz yolu vurmaya başladılar.

Bu vuruşların ardından arkadaşlar; “bir köye gidip biraz erzak alalım ve daha sonra bir yerde bekleyelim” dediler. O esnada ben de; ‘heval, ya köyde bir şey varsa?’ dedim. Meğerse kobranın gezdiği anda bizim aşağımızda bulunan yolda Türk askerlerini taşıyan taşıtlar geçiyormuş. Fakat kobra sesi o kadar yankı yapıyordu ki, araçların geçtiğini fark etmedik. Ben de arkadaşlara ‘Heval belki pusudur veya köye baskın yapabilirler’ dedim. Her ne kadar söylediklerim arkadaşlara çok inandırıcı gelmese de daha sonra bir arkadaş; “Heval, bir öncü çıkaralım” dedi. Ben de; tamam ben öncü olabilirim dedim. Fakat Slav ve Doğan arkadaşlar kendilerinin öncü olacaklarını ve bizim de onların arkasından gitmemizi söylediler. Bir zaman sonra Ciwan yoldaş, Slav arkadaşın yerine geçti ve öncü oldu. Ben ve Heval Slav da diğer grubun öncüsü olduk. Köyün içinden geçtik. Normalde içinden geçtiğimiz köyün iki köpeği vardı onların sesi hiç çıkmıyordu. Bir de köyün bütün lambaları sönmüş ve beyaz bir dolmuş da caminin önünde bekliyordu. Meğerse beyaz dolmuş düşmanın askerlerini taşıdığı bir araçmış ve köpekleri içeriye koymuşlar. Köyde bize dönük bir pusu hazırlandığını fark ettik. Zaten bizden önceki grupta olan arkadaşlar bize pusunun olduğunu işaret etmiş fakat biz görmemiştik. O esnada bir arkadaş bana; “çabuk olalım” dedi. Yanımdaki arkadaş yeni bir arkadaş olduğu için önce bir panikledi. Onun yarattığı bu hava ile ben de birden bire kendimi pusunun içine doğru attım. Pusuya doğru ilerlediğimi fark etmemiştim.

Slav arkadaşın elinde bir ağaç dalı vardı, bu dal ile geldiğimiz yolu temizliyor, izlerimizi silmeye çalışıyordu. Bu iyi bir yöntemdi ama ağaç dalının çıkarttığı hışırtılı ses düşmanın pozisyon almasına neden olmuştu. Heval Doğan bulunduğu yerden düşmanı çok iyi görüyordu. Çünkü Doğan arkadaş ve düşman arasında sadece on metre mesafe vardı. Ben pusu yönüne doğru gittiğimi fark ettiğimde artık çok geçti. Düşmana doğru ilerlediğimi fark etmiştim ama yapacak bir şey de kalmamıştı. Üzerime doğru ateş etmeye başladılar. Hani bazen insan ‘küçük bir taş olsa da kendimi onun arkasında saklasam’ der ya, işte ben de tam o pozisyondaydım. Karşımızda ormanı çok olan bir vadi var fakat kendi kaldığımız yerin yukarısı zozan aşağısı ise caddeydi. Arkadaşlar büyük bir hızla yönlerini dola verdi ama benim yüküm çok ağır olduğu için onlar gibi koşamıyordum. Biraz koşmak istedim yere düştüm. Düşer düşmez de önümde lav silahının patladığını gördüm. O an düşmanın beni çok net bir şekilde gördüğünü anladım. Normalde yukarıya çıkmak çok tehlikeli fakat Heval Slav bizi korumak için yukarı çıkıp etrafı kontrol etti.

Heval Doğan da küçük bir taşın arkasında kendisini korumaya ve bizleri savunmaya çalışıyordu ama onun da yeri çok sağlam değildi. Ben ve düşman karşı karşıya kalmıştık. Heval Doğan sesini çok fazla yükseltmeden; “sen kendini bu tarafa at, beni seni korurum” dedi. Tam kalkmaya çalışırken mermiler yağmur gibi üzerime yağıyordu. O esnada arkadaşlar; “vurun” dedi. Ben vurmak istedim ama yine mermilerden dolayı fırsat bulamadım. Daha sonra bir mermi çantamın tam ortasına değdi. Ama mermi şehit İntikam’ın bana hediye ettiği bıçağa değmiş ve bu bıçak merminin bana değmesini engellemişti. Çantamda C-4 ve fünye de vardı. O bıçak çok büyük bir tehlikeyi engellemişti. Heval Doğan beni ikinci defa çağırıp; “sen hızlı bir şekilde gel ben seni koruyacağım” dedi.

Benim kalkmamla düşmanın lav silahını önüme vurması bir oldu. Fakat Doğan arkadaş ısrarlıydı, beni oradan çıkarıp sağlam bir yere almak istiyordu. Düşmanın attığı her mermiye Doğan arkadaş da karşılık veriyordu. Doğan arkadaş onları oyalayıp, yoğunlaşmalarını dağıtınca ben kendimi o mermi yağmuru içinde Doğan arkadaşa ulaştırdım. Daha sonra kendimizi yavaş yavaş vadiye ulaştırarak düşmanın denetiminden çıkarttık. Ben yaşananlara bir türlü inanamıyordum. Nasıl olmuştu da o kadar yoğun mermi atışları içerisinden sıyrılıp arkadaşlara ulaşabilmiştim. Aslında her şey Doğan arkadaşın soğukkanlılığı ve yeteneği sayesindeydi. O olmasaydı ve ben de soğukkanlılığımı korumasaydım belki de bu kadar rahat bir şekilde kurtulamazdım.

Yaşadığımız bu çatışmanın ardından tekrardan iki günlük yolu dönmek zorunda kaldık. Evet, yorulmuştuk ama en azından hiçbir arkadaşa bir şey olmamıştı, bu da bize yeterdi.

Ve bir de ısrarlıydık Dersîm’e ulaşacaktık. Tekrardan Dersîm ve Numan arkadaş onların yanında kaldık. Daha sonra Çewlîg dağlarına ulaşmak için yola koyulduk. Ve akşam arkadaşların yanına ulaştık. Ulaştığımız gün sabah saat üç civarıydı helikopter sesleri gecenin bütün sessizliğini yırtarcasına geliyordu. Biz düşmanın indirme yaptığını düşünüyorduk fakat sabah keşifçi arkadaşlar bir şeyin olmadığını söylediler. Yaşanan durumdan dolayı hiç kimse rahat değildi. Gündüz saat 9:00 civarıydı nöbetçi arkadaş koşarak arkadaşların yanına geldi; tabii hepimiz bir şeylerin olduğunu anlamıştık. Yönetimdeki arkadaşların hepsi toplanmıştı. Orada yönetimde bulunan arkadaşların çoğu o sene orada şehit düşen arkadaşlardı. Ronahî Rizgar, Pling ve Aso arkadaşlar oradaydı.

Bulunduğumuz ortamda otuz – kırk arkadaş vardık ve birçoğu da yeni arkadaşlardı, henüz silahları dahi yoktu. Akşama kadar hiçbir arkadaş hareket etmedi. Akşam saatlerinde iki grup arkadaş yukarımızı kontrol etti. Oysa düşman ondan önce sanki sadece karşıdaymış görüntüsü veriyordu. Arkadaşlar da onlara sizin yukarıda da olduğunuzu biliyoruz mesajını vermek için vurdular ve orada iki asker öldü. Arkadaşların bulunduğumuz yerin az ilerisinde eski bir noktaları vardı. Gece saat 3:00 gibi o noktaya gittik. Ve çemberden kendimizi kurtardık. Sabah saat 9:00 civarı arkadaşlar bir arkadaşın sığınakta uykuda kaldığını fark etti. Ve bir telaşla o arkadaşın oradan çıkarılması için arkadaşlar harekete geçti. Düşman o noktaya da girmişti. Sığınakta uykuda kalan arkadaş ne kadar yeni olsa da çok zeki ve göz açık bir arkadaştı; düşmanın ayak sesini duyduğu an bizim kendimizi bıraktığımız patikayı görüp kendisini bize ulaştırdı. O esnada sanki hepimiz yeniden doğmuş gibiydik, sevinçten ne yapacağımızı bilmiyorduk. Her halde bu hayatta kendini asla affedemeyeceğin ve telafisinin olamayacağı tek şey, senin duyarsızlığın yüzünden yoldaşına bir şey olmasıdır. Tabii biz o sevinci yaşarken düşman bütün mevzilerimizi, erzaklarımızı hatta çaydanlığımızı bile yakmıştı. Belki de çaydanlığın onlarda patlayacağını düşünmüşlerdir. Ne de olsa o bir sefer PKK’lilerin eline girmiş; artık tehlike arz ediyordu. Üç gün boyunca kobra sürekli başımızın üzerinde gezdi. Bu süreden sonra operasyon sonuçsuz bir biçimde geri çekilmişti ama arazide hala gözcüleri olduğunu biliyorduk.

Dört günün sonunda biz tekrardan Dersîm yoluna koyulmuştuk. Ulaşacağımızın ve sevdalılarının selamını söyleyeceğimizin sözüyle…

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.