Öz Savunmanın Direği: Duygusal Öz Savunma-II

0

Elif Mercan

İnsan toplumlarının öz savunmasında ilk gediklerden biri, duygusal zekâdan kopuk ve ona karşı konumlandırılan analitik aklın gelişimiyle açıldı. Toplumun ahlaki ve politik dokusunun bu gedikle tahrip olmaya başladığı temel bir hakikattir. Bunun bize öğretmesi gereken bir diğer hakikat, duygu gücünün, duygu yüklü, hisli ve sezgili zekânın insan bireyinin ve toplumunun öz savunmasının temel harçlarından biri olduğudur. Bu güç olmadan, insan varlığı korunmasız ve tüm iktidar odaklarının hedefinde bir av olarak yaşar. Bu anlamda insanın duygularının doğasını tanıması, bilmesi ve onu güçlendirip işlevli kılması direk bir öz savunma faaliyetidir.

Hatta öz savunmanın direğidir, ana eksenidir diyebiliriz. Duygu-sezgi-his dünyasını sağlıklı geliştiremeyen ve yaşayamayan toplumların dışarıdan bir saldırı ile yıkılmalarına gerek yoktur. Ağacın kurdu misali, sağlıksız duygu halleri/dünyaları, toplumu içten kemiren ve öz savunmasını deforme eden en büyük saldırı olarak işler, dış saldırılardan daha kalıcı ve etkili darbeler indirir. Toplumların hangi duygular temelinde kendi varlıklarını mayaladıkları ve geliştirip yaşattıkları çok önemli bir konudur. İçsel bir mekanizma olan öz savunmanın harcı budur. Zevk ve acı, güven ve kaygı, huzur ve huzursuzluk, sevgi-nefret, affetme-kin gütme ve daha pek çok duygu ve hissin ‘yaşamın farkını hatırlatan’ güçleri vardır. Bu duygular bize yaşamın sürdürülebilirliğini veya sürdürülemezliğini hissettirir. Bu hisler, toplumsal yaşamda aksayan ya da doğal akışında ilerleyen, güçlenen ya da zayıflayan olguları zamanında fark etmemizi sağlar. Bu fark ediş bize, toplumsal yaşamımızı ve onunla son derece bağlantılı olarak ekolojik yaşamı özgürlük temelinde düzen- leme şansı verir. Bu şans aynı zamanda öz savunma mekanizmalarımızı koruma, geliştirme ve yenilmez, kırılmaz kılma şansıdır. Clarissa P. Estês’in dediği gibi; “Ölmüş duyguların tekrar hayata ve derin duygulara nasıl dönebileceğinin”4 bilgeliğini kazanabilirsek, bu şansımızı özgürlük seçeneklerini örgütleme temelinde kullanabiliriz.

Sevgi-nefret, kin-intikam, hoşgörü-kıskançlık, güven-güvensizlik, cesaret-korku ve daha sayamayacağımız birçok duygu hali, duygu dünyası toplumların öz savunma mekanizmalarına damgasını vurur. Bu gerçeğin son derece farkında olan ulus devletin analitik aklı, toplumların zihniyet dünyaları kadar duygu dünyalarına da sürekli kendi çıkarlarına formlar aşılar. Bu dünyaları, çarpık, hastalıklı duygu bombardımanına tabi tutar. Bunun için birçok ulus devlet kurumunu kullanır. Askerliği, okulu, endüstrileşmiş sanat ve sporu, hastaneleri, zindanları, politik ve diplomatik kurumları ve daha pek çok kurumu kullanarak toplumun ve bireyin duygu dünyasını tek tip kılmaya çalışır. Kendini adeta toplumun ve bireyin beynine ve duygu dünyasına işler. Doğal duygu gücüyle, toplumsal vicdanla bağını yitiren ulus devlet toplumların duygu gerçeğini asla göz ardı etmez. Bunu son derece dikkate alarak, bu gerçeği sürekli yönlendirmeyi, istismar edip kullanmayı, özünü tahrip edip bozmayı hedefleyen politikalar üretir.

Toplumların en büyük savunma mekanizmalarının bu gerçeklikle bağının aslında gü- nümüz toplumundan çok daha fazla farkındadırlar. Bu nedenle toplumun doğal duygu dünyalarına sirayet etmeyi, o doğal duyguların yerine kendi çıkarları temelindeki duyguları inşa etmeyi en temel faaliyet belirler ve yürütürler. Bu faaliyeti; toplumların ve bireylerin öz savunmasını kırma ve dağıtma, yok etme olarak adlandırabiliriz. Bir toplumun doğal duygu dünyasında, halinde korku hakim değilken, kapitalist uygarlığın temel formu olan ulus devlet, birçok kontra faaliyeti ile korkuyu toplumun temel duygusu kılabilir. Faşizm örneğinde bunu somut örneklerle yaşadık değişik ülkelerde ve bugün Türkiye’de yaşıyoruz. Teslimiyet duygusunu tanımayan toplumlar, uzun süreli ve hedefli politikalarla teslimiyet duygusuna sahip kılınabilir. Çünkü toplumsal gerçekliklerin inşa edilebilir bir doğası var. Gözlem yeteneklerimiz devletçi uygarlık ve iktidarcı odaklar tarafından şaşırtılmış, çarpıtılmış ve kayba uğratılmış olduğundan, biz bu esnek doğanın farkındalığını da yitirmişiz önemli oranda.

Bu farkındalığı yeniden kazanabilirsek, öz savunmada bu doğayı doğru, iyi ve güzel duygular temelinde sağlıklı oluşturmayı başarabiliriz. Zaten toplumsal doğanın özünde olan bu iyiliği, doğruluğu ve güzelliği koruyup yaşatabiliriz. Bu gerekliliğin farkında olmayan hiçbir öz savunma faaliyeti olamaz. Bu gerekliliğin farkına varmak, zihinsel olduğu kadar duygusal eğitimle mümkün olur. Duyguların eğitimi, demokratik ve özgür toplumu hedefleyen tüm toplumların ve onların bireylerinin asli görevidir. Bu görev de öz savunma faaliyetlerine dahildir. Öz savunmanın kapitalist modernite eliyle nasıl yıkıldığını ve toplumsal varoluşun olmazsa olmazı olarak yeniden nasıl inşa edileceğini önemseyen ve gündemine alan her toplum; kendi varoluşuna ilişkin ortak iyi, doğru, güzel düşünce ve duygu dünyasını geliştirmeyi hedeflemelidir. Bilimle, felsefe ve sanatla, bu alanlarda gerçekleştireceği devrimlerle top- lumlar, zihniyet ve duygu dünyalarını yeniden yaratmak zorundadır. Ulus devlet gerçeği, bu yaratım süreçlerine saldırır, izin vermez ve yasaklar. Toplumların temel öz savunma refleksi ve görevi ise bu yaratımı gerçekleştirmektir. Toplumsal özgürlük mücadelesine öncülük eden tüm kesimlerin görevi, bu yaratım sürecine akıl ve duygu güçlerini sınırsızca katmalarıdır.

Tüm toplumların temel çekirdeği, “kadının duygusal emeğinin, göz nurunun ürünü olan aile- klan birikimidir.” O zaman toplumsal varlıklar, duygusal emeğin sonucudur demek yanlış olmayacaktır. Toplumsal doğa ve birinci doğa, son derece güçlü olan, hisli, sezgili ve duygulu aklın eseridir öncelikle. Varoluşunda, varlığını sürdürmesinde ve korumasında yine bu varlığa yöneltilen tehditlere cevap oluşturmasında duygusal emek her zaman belirleyici olacaktır. Bazı duygu hallerini toplumda hâkim kılmak, bazılarını silmek, bazılarını geliştirip ilerletmek toplumsal doğanın varlığı açısından vazgeçilmezdir. Kadın, tanrıçalık katına kadar yükselebilen duygu yüklü aklının başarısını buna borçludur. Hangi duyguların toplumsallığın sürekliliğinde, yaşamsal akışında, bir bütün olarak öz varlığında, bu öz varlığın öz savunmasında vazgeçilmez olduğunu keşfetmek, kadını toplumsallığı geliştirmenin ve ona yaşadığı sürece damgasını vurmanın öncüsü kılmıştır.

Bu hakikati Abdullah Öcalan şöyle ifade etmektedir: “Neolitikten kalma köy ve aile yapısına baktığımızda, en asil, topluma güç veren ve yaşamı anlamlı kılan toplumsal ahlâk, saygı, sevgi, kom- şuluk ve yardımlaşma başta olmak üzere, oluşan değerlerin kapitalist modernitenin değer yargılarının (veya ahlâksızlığının) çok üstünde olduğunu görürüz. Toplumun hiç eskimeyecek temel zihniyet kalıpları, esas olarak bu dönemin damgasını taşımaktadır.” Bu çekirdeği daimi kılmak ve kapitalizmin bu çekirdeği parçalamaya dair saldırılarını püskürtebilmek için toplumsal ve bireysel bazda duygusal öz savunma gücünü tanımlamamız, bilince çıkarmamız, geliştirip yaşamsal kılmamız olmazsa olmaz kabilinden bir sorumluluktur.

Bunu nasıl başaracağız? Duygusal öz savunmalarımızın kimler eliyle nerelerde nasıl kırıldığını, teslim alındığını veya yok edildiğini öğrenmemiz ilk adım olabilir. Bunda belirleyici kurum ve kişileri, devlet ve örgütleri keşfetmek ve karşı duruşla, alternatif oluşumlarla duygusal öz savunmamızı tekrardan örme kararlılığı kazanmak önemlidir. Bu kararlılığı kazanacak olan ve topluma da kazandıracak olan temel toplumsal dinamikler kadınlar ve gençliktir. Kadın özgürlük mücadelelerinin öz savunmada boşluk bı- raktığı ve kadına karşı kullanılan yönleri görmemiz önemlidir. Bu anlamda mevcut kadın özgürlük hareketlerinin liberalizmden ne kadar kopuşu gerçekleştirdiklerini, sistem kar- şıtı güçler olmayı başarıp başarmadıklarını sosyolojik olarak analiz etmemiz elzem bir ihtiyaçtır.

Kadınlar olarak özgürlük adına attığımız adımların, kurduğumuz örgütlenmelerin sistem içi mi sistem karşıtı mı olduğu konusunda kendimizi yanıltmamız önemlidir. Yanılmak ve yanıltmak ise öz savunmamızı kırdırdığımız temel zaafımızdır. Bu zaafımızın farkındalığını kazandıkça, kendimizdeki ve özgürlük adına geliştirdiğimiz kadın özgürlük hareketlerindeki ‘köklü liberal alışkanlıkları, düşünce ve duygu tarzları ve yaşamları’nı daha güçlü analiz edebilme yetisini geliştiririz. Bu zaaflarla, alışkanlıklarla bağlarımızı çözüp attıkça kadın düşmanı kapitalist uygarlığı ve moderniteyi daha güçlü çözümleyebiliriz. Bu çözümlemeyi derinleştirdikçe ve yaşama uyguladıkça kadının, toplumun öz savunmasını güçlendirdiğimizi yaşam bize gösterecektir.

“Kadının duygusallığı evrensel oluşum diyalektiğinden aşırı sapmamasından ileri gelmektedir.”5 tespitindeki derin hakikat, duygusal öz savunmamızı örmede, toplumun özsavunma duruşuna öncülük eden biz kadınlara rehberlik edebilir. Bu tespit evrensel oluşumun diyalektiğindeki duygu-duygusallık oranının ne kadar hayati olduğunu kavramamızı sağlar. Tabii ki evrensel oluşumun devamı olarak toplumsal oluşumun da! Demek ki evrensel oluşumun sapmamış doğal halinde duygu, duygusallık (duyguyu sağlıklı yaşama hali olarak) temel bir karakterdir. Birinci ve ikinci doğa sağlıklı halinde duyguludur, duygu yüklü akılla yaşar. Öz karakterinden uzaklaştıkça, saptıkça duygusuzlaşır, hastalıklı duygular kazanır. Ulus devlet ve onun tüm kurumlarındaki vicdansızlık ve duygusuzluk hali bu uzaklaşma ve sapmanın sonucudur.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.