Öz Savunmanın Direği: Duygusal Öz Savunma- I

0

Elif Mercan

“…her türün kendine göre bir savunma duruşuna sahip olması ilke düzeyindedir. Savun madan yoksun bir varlık neredeyse yok gibidir ”

‘Savunma duruşu’ doğada ve toplumda özsel, içsel bir durum olarak her zaman vardır. Canlılık, bu durum olmadan ifade edilemez. Çünkü canlılık bir anlamda, varlığın içinde yaşadığı ortamla çok yönlü iletişimi, etkileşimiyle mümkün oluyor. Hayatın varlığını ve sürekliliğini sağlayan bu iletişim ve etkileşimde milyarlarca yıl, akıldan önce ve hayati düzeyde his, sezgi ve duygu belirleyici olmuştur. Bu uzun tarih, canlıların savunma duruşlarını oluşturmada, bunu bir öz savunma olarak yaşamalarında duyuların, hislerin, sezgilerin ve duyguların rolü vazgeçilmezliğine en önemli ispatlardan birini oluşturur.

İnsan, birinci doğa evriminin devamı, ileri bir aşaması ve çocuğu olarak birinci doğadaki tüm canlılarda var olan duyuları çok daha gelişkin bir düzenle kendinde yaşatır. “Beş duyulu bir zekâ gücüne erişme, aradaki koordinasyonla birlikte hiçbir varlıkta insandaki kadar gelişmemiştir. Şüphesiz ses, görme, tat gibi duyular birçok canlıda insandakinden daha çok gelişmiştir. Ama beş duyulu komple ve koordineli bir duruma erişmekte insan türü başattır. İnsan türünde duygusal zekânın komple gelişmesi, duyular arasında bağlantı kurma şansını arttırır. Ses, görme, tat duyuları başta olmak üzere, tüm duyular aralarında çağrışım kurarak zekâlı hareketleri geliştirirler.” Duyular arasında koordine, çağrışım kurmak, bunu başarabilen duygusal zekâyı geliştirmek; insanın savunma duruşunu oluşturan, şekillendiren ve geliştiren temel özelliklerindendir.

Bunlar içgüdüseldir, doğanın özünde, içsel dinamiklerinde var olan özelliklerdir ve insan toplumsallığının gelişiminde, toplumsal varlığını sürdürmesinde, korumasında on binlerce yıl başat rol oynamış olan temel güçleridir.
Günümüz dünyasında toplumsal ve bireysel öz savunma olgusunu ele alırken, toplumsallığın savunma duruşunda on binlerce yıl belirleyici olan bu özellikleri, bu güçleri son derece titiz, incelikli ve derinlikli anlamak zorundayız. Toplumsal doğa sorunlu hale geldikten sonra toplumdaki ve doğadaki tehlikelere karşı öz savunmada, bu özelliklerimiz, güçlerimiz nasıl işlemiş, nasıl kullanılmış? Zaman içerisinde öz savunmanın geriletilmesinde, ardından kırılmasında bu özelliklerimizdeki ve güçlerimizdeki zayıflamanın rolü nedir? Hangi yöntemlerle, ideolojik ikna ya da zorla bu zayıflatmalar gerçekleştirildi? Toplumsal doğa binlerce yıl bu zayıflatma, geriletme ve dağıtma saldırılarına karşı duygu gücünü kullanarak nasıl direndi? Bu direnişler nasıl kırıldı ya da nasıl kazandı? Soruları çoğaltarak öz savunmamızın tarihsel gelişim öyküsünde duyuların, hislerin, sezgi ve duyguların yerini sağlıklı tespit etmede, anlam verip sonuçlar çıkarmada önemli bir tartışma konusuna giriş yapabiliriz.

Bu yazı, son derece önemli olan bu konu başlıklarına kısa çerçevesi içinde sadece dikkat çekmeyi hedeflemektedir. Zira bu konu kadın perspektifi ile kapsamlı araştırmaların, tezlerin ve birçok kitabın konusu olabilecek kadar hayatidir. Ve toplum kırımın ve bu kırım karşısında toplumun savunma duruşunun geldiği aşamada çok daha gereklidir. Bu gerçeklik görünmez kılınmış olsa da, kenarda kıyıda kalmış olsa da ve birçok zaman hayatın temel sorunu gibi algılanmasa da hayatidir. Bu farkındalığı, bilinci ve inancı kazanmak, öz savunma reflekslerinde özü kazanmaktır. Yenilmez ve yıkılmaz bir öz savunma, ancak bu özü kazanmakla gerçekleşebilir.

Duygu, Türkçe sözlüklerde “duyularla algılama, his, belirli nesne, olay veya bireylerin insanın iç dünyasında uyandırdığı izlenim, önsezi, ahlâkî, estetik vb. şeyleri değerlendirme, onlara bağlanma yeteneği, kendine özgü bir ruhî hareket ve hareketlilik” olarak tanımlanır. Aynı zamanda duygu, ‘duyma eylemi’ olarak ifade edilir ve bir ruhbilim terimi olarak ele alınır. Bazı ruh bilimciler, ‘ruhbilimsel değerlendirme fonksiyonu’ olarak tanımlar. Bu tanımların her biri gerçeğin bir yönünü, bir yüzünü anlatır bize. Hangi tanımına ikna olursak olalım, duygularımızın temel bir öz savunma gücü, kaynağı olduğunu görmememiz imkânsızdır. Duyularla algılama yani görme, duyma, tatma, dokunma, koklama duyuları ile ortamın, yaşamın birçok ayrıntısını gözlemleme… Yukarıda belirttiğimiz gibi bu duyular arasındaki koordineyi mükemmel geliştirme yeteneğine sahip olan insan, bu gözlemleri sağlıklı değerlendirebilirse ‘savunma duruşu’nu sağlam örebilir.

Toplumsal ve bireysel yaşamına yöneltilen tehditleri görebilir. Yine yaşamı özgürleştiren ve geliştiren tüm etkenleri gözlemleyebilir. Bunlardan yayılan enerjiyi duyabilir, hissedebilir, kokusunu alabilir. Bu hissediş ve gözlemlerle yaşamın tüm alanlarındaki öz savunma duruşunu gözden geçirip güçlendirebilir. Ancak bu duyularında bir körelme, sapma ve zayıflama varsa insan toplumu için sonuç vahimdir ki bugün bu vahametin daniskasını yaşamaktayız. Kokuşan, çürüyen bireysel ve toplumsal yaşamdan yayılan kokuları alamayan, alsa da ‘ne güzel kokuyor’ diyerek hastalıklı algılayan ya da eli kolu bağlı bu kokuşmuşluğun ve çürümüşlüğün kendisine de bulaşıp yok etmesini bekleyen bir toplum ve birey gerçekliği söz konusu. İnsanın bu duyusunun yaşamın maddi ve manevi yönlerinden yayılan kötü kokuları alamaması, öz savunmasının ağır darbelenmiş olması ile yakından bağlantılıdır. Böyle olmazsa, şehirleşmenin ve kapitalizmin yok ettiği doğanın çürümüşlüğünden yayılan kokularla bu kadar barışık yaşayamaz. Böyle olmazsa sosyal yaşamın her anını kirleten, çürüten alışkanlıklara karşı bu kadar refleksiz kalamaz.

Bunlar bir anda ortaya çıkan sonuçlar değil elbette. Gözümüze batan birçok çirkinlik günümüz dünyasında diz boyu- dur. Ancak insan toplumu ve bireyi buna da kördür. Ya da şaşıdır, hastalıklı bakıyor. Uzağı yakın ediyor, yakını uzak, ya da çok net görünenleri muğlak kılıyor. Görme duyusu insanın en mükemmel avantajlarından biridir. Bu duyusu ile insan, yaşamını örgütlemeye, savunmaya ve sürdürmeye dair gözlem gücü kazanır. Bu duyusunu güçlü değerlendirme yeteneği ya da yeteneksizliği de toplumların savunma duruşunu etkiler. Özcesi tüm duyular, doğal hallerinden çıkmadığı sürece duyarlıdır, açık ve keskindir.

Çevresi ile iletişimi, etkileşimi son derece dinamiktir. Her anında yaşamın tüm detaylarını algılamaya ayarlıdır. Canlıların savunma duruşlarının belkemiği olduğundan bunlardaki körelmenin hayati tehlikelere kapı aralama olduğunun farkındalığı vardır. Bu duyular ve aralarında koordine sağlayan duygusal zekâ, yaşama dair verileri toplayan havuzdur. Bu havuzdaki verileri işleyen analitik akıldır. Ancak bu havuz boş olursa ya da gerçek veriler yerine körelmiş duyuların eseri olarak yanlış verilerle doldurulursa analitik akıl da yanlış yönlendirilmiş olur. Tehlike güvence olarak, güvence tehlike olarak, güzel çirkin, çirkin güzel olarak, gürültü melodi olarak ezgi gürültü olarak, yumuşak sert olarak, pürüzlü saydam olarak algılanır ve işlenir. Bu şekilde verilerin yanlış toplanma- sının ve onların yanlış işlenmesinin faturaları ağır olur.

Günümüzde bu faturaları hayatımızla ödüyoruz. Toplumsal ve ekolojik kurbanlar olmakla ödüyoruz. Güvenliğimizi, varoluşsal haklarımız olan eğitim ve sağlığımızı, ruhumuz olan kültür ve sanatımızı, sporumuzu ve daha pek çok toplumsal yaşam alanımızı cellatlarımıza teslim ediyoruz. Yani ciğeri kediye emanet ediyoruz. Bu öyle kolay gerçekleşen bir sonuç değil elbette. Binlerce yıllık süreç içinde insan toplumunun köreltilmesi, duyularının ve duygusal zekasının dumura uğratılması ile ulaşılan bir sonuç. Doğanın insana bahşettiği beş duyu ve bunlar arasında koordine sağlayan duygusal zeka savunma duruşunun temeliyse, bunları kullanma yeteneğini, bunun farkındalığını kaybetmek ya da köreltmek bu temeli dinamitlemektir. Bugünkü toplumların ve bireylerin yaşadığı öz savunmasızlık öncelikle bu dinamitlemenin sonucudur. Doğru, yıkılmaz ve yenilmez bir öz savunmayı yeniden yaratabilmenin ilk adımları, bu dinamitlemenin gerçekleşme öyküsünü bilmekle atılacaktır.

“Toplum milyonlarca yıllık evriminin sonucu ve daha önceki canlılar aleminin devamı, müthiş bir akıl ve duygu dünyasının ürünü olarak farklı bir doğadır. Böylesi bir bütünlüğe sahiptir. Kendi farkına varmış on beş milyar (evren tarihi) yıllık bir evrendir.”

Günümüz toplumları acaba ne kadar “bu akıl ve duygu dünyasının ürünü olarak farklı bir doğa” olarak kalabilmişlerdir? Cevabı ararken yaşadığımız tabloya bir göz atmak önemli. Dünyanın her yerinde kadınlar yani toplumun yarı bedeni, ruhu, geliştireni, doğuranı olan kadınlar katlediliyor, tecavüze-tacize uğruyor, açlığın, yoksulluğun ve işsizliğin en büyük acılarını çekiyor, satılıyor, fuhuş, pazarına bir mal gibi sunuluyor. Daha da çoğaltabiliriz. Çocuklar sömürünün, istismarın, şiddetin, sevgisizliğin bin bir halini yaşıyor. Geleceğimiz olan çocuklar, can parçalarımız olan çocuklar! Toplumun hafızası, bilgeliği ve geçmişi olan yaşlılar acınacak hallerde, ölümü bir kurtuluş olarak düşleyerek yaşıyorlar son demlerini.

Gençler, her türlü çirkefe karşı savunmasız bırakılan gençliğimiz, ya okulların ya kışlanın ya da ailenin elinde hamur gibi yoğrulup şekilden şekle konulan ve sonunda ulus devlete kurban edilen gençliğimiz. Erkekler, egemenliği taşıma dayatması altında ezilen, ezildikçe ezen, hem katil hem kurban olan, iktidarcı sistemin kul kölesi, kadının başında despot kesilen, egemenlikle kölelik arasında lime lime olan erkekler! İş, para, kadın için ‘takla ata ata’ kişiliğini yitiren ve sistemin elinde en az kadın kadar metalaştırılan erkekler. Ve toplumsal kesimlerin bu cinnet halinden ortaya çıkan sorunlar… Ulus devletin, kapitalist modernitenin savaşı günlük, anlık dayatan gerçeği karşısında ahlaki-politik dokusunu yitiren, çözüm gücünü yitiren toplumsal gerçeğimiz. Özcesi öz savunması geriletilmiş, yontulmuş ve dumura uğratılmış toplumsal doğamız.

Bu tabloya bakarak soralım; günümüz toplumlarının duygu gerçeği nedir? Sevgi, saygı, dayanışma, cesaret, af, bağışlayıcılık, umut, paylaşım, yaratıcılık, merhamet, barış, birlik, neşe, mutluluk, aydınlanma taşıyan bir duygu gerçeğinden bahsedebilir miyiz? Toplumsallığa korkuyu, cezayı, cehenneme atmayı, aç bırakmayı, yok etmeyi, merhametsizliği, savaşı, tahakkümü, hükümranlığı, kulluğu, biat etmeyi, koşulsuz teslim olmayı dayatan nasıl bir duygu gerçeğinin sonucu? Bu dayatmalar karşısında direnişi de teslimiyeti de yaşayan toplumsallığa damgasını vuran duygu gerçeği nedir? Sonuçta açığa çıkan savunma duruşu ya da öz savunma düzeyi nedir? “Işık ve neşe yaşamın en güzel ifadesidir… Toplumların neşeli, aşklı hali en az acılı, üzüntülü ve aşksız hali kadar normal sayılmalıdır” 3 tespitindeki ışıklı, neşeli ve aşklı hali günümüz toplumları ne kadar yaşatabiliyor?

Günümüz bireyi toplumsal ve bireysel bazda bu halden uzaklaşmanın, ona yabancılaşmanın eseri, ürünü olduğunun ne kadar ayırdında? Bugünkü hayatlarımıza hâkim olan stresin, hüznün, karanlığın, aşksızlığın, sevgisizliğin, kin ve nefretin hangi duygu kırılmaları ve sapmalarının, hangi hastalıklı duygu hallerinin sonucu olduğuna dair arayış, merak çözüm iddiası ne kadar gündemimizde? Bunu gündemine almayan bireysel ve toplumsal gerçeğimiz öz savunmayı yaşayabilir mi? Ruhsal, duygusal olduğu kadar maddi varlığına da yöneltilmiş bin bir saldırı karşısında öz savunmasını sağlam oluşturabilir mi? Sorularımızı çoğaltabiliriz, çözümlerimize giden yollarımız bu sorularla belirginleşecektir.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.