Neolitik Devrim Kadının Toplumsallık Devrimidir – IV

0

Hüsna Emek

Canlı Evren Canlı Doğa ve Canlı Toplum Diyalektiği

Üretimin zenginliğinin kutsanması, üretimi kolaylaştıran kazma, balta, saban gibi buluşların kutsanması, toplumsal zenginliğin kutsanması, kutsallığın bir yaşam biçimine dönüşmesi, coşkulu, şenlikli bir yaşamın ana kadın-ana tanrıça etrafında sürdürülmesi söz konusudur. Kutsallıklarla tarif edilen bir yaşam örgüsü toplumsal doğanın ana karakteridir. Hasat zamanlarının bereket şenlikleri sanatı doğuran, yaşamı sanata dönüştüren güzelliktedir. Tarım ve köy devrimi ile gelişen bu toplumsallığı Öcalan “Kutsallık kavramımız habire genişliyor. Haklıdır da. Çünkü insanlık, bu gıdaları yetiştirmenin yol ve yöntemleriyle büyütülüyor, geliştiriliyor ve sürdürülüyor. Dünün hayvana benzeyen avcısı ve toplayıcısından, üreten insanına geçiş yapmak kolay değil. Bu, olağanüstü ve büyüleyici bir devrimdir. Bu gerçeklik kutsanıyor, tanrılaştırılıyor. Demek ki, tanrılaştırılmanın temelinde kutsallıkla aynı anlama gelen gıda var. Gıda tanrıları, yararlarından ötürü, insanın kimlik verdiği tanrılardır. Dostları gibi, en yakınları olan kimliklerdir. Henüz insanı ezmeyen, hep onlara gıda olup kendilerini sunan, tanrıçalar döneminin doğuran ve besleyen tanrıları dönemidir. Kutsallık, bu tanrılara mahsus oluyor. Yani en temel gıdalar gerçeğine kutsallık bahşediliyor. Bu tanrıların yalanı ve baskısı yoktur. Bu tanrıların anası da, ana tanrıçadır. Tanrıların gerçeği ve tarihi böyledir. Çok açık; temelinde insan emeği olan, en vazgeçilmez ihtiyaçları gideren, kutsal gıdalara kimlik olan, öyle anlam kazanan kutsal tanrılardır” biçiminde yorumluyor.

Kadın devrimi olan neolitik devrimin zihniyet dünyası bu kutsallıklar üzerine kurulu, bereketin kaynağı ana tanrıça inancı ve kültürüdür. Dost, insanı incitmeyen, sorunlarını çözen, yaşamı kolaylaştıran, kutsallaştıran öze sahiptir. Doğanın ürünü olan insanlaşmanın, doğanın bir parçası ve bütünleyeni olarak kendini sürdürmenin uyumunu yansıtır. Yaşamın kendisi doğal ve doğanın kendisi yaşam kaynağıdır. Bütün doğa canlı ve insan canlılığı bunun içindedir; ayrıştırma, kendini dışında görme yoktur. Ağaçlar, rüzgar, bitkiler, taşlar hepsi de doğanın canlılık özelliğini taşıyan bir parçadır. Her parçanın bir anlamı, yeri ve özelliği vardır. İnsan kendi farkına vardıkça, doğanın farkına varabilmekte, doğanın farkına vardıkça kendini tamamlayabilmektedir. Toplumsallığın ilk inancını, felsefesini, yaşam kültürünü oluşturan canlıcılık inancı böyle bir uyum ve bütünlüğün parçası olarak gelişmiştir. Kendi farkına varan, tanıyan, bilmek isteyen doğa, kendi farkına varan, tanıyan, bilmek isteyen insan ve toplum olarak; diyalektik bir bütünlük, etkileşim içinde yürümekte, büyümekte ve varlığını yüceltmektedir.

Öcalan canlıcılık-ruhçuluk olarak bilinen animizmi tarih öncesinin sosyal bilimi olarak değerlendiriyor ve “Avrupa merkezli sosyal bilimin bir kavramı olan animizm (canlıcılık), acaba söylendiği kadar ilkel insanların ilkel bilinci mi oluyor? Bugünkü sosyal bilimin özne-nesne ayrımına dayalı yapısının animizmden daha üstün olduğuna ilişkin fetvayı kimler veriyor? Yine aynı sosyal bilimciler! Ama gittikçe anlaşılıyor ki, canlıcılık ekolü özne-nesne parçalanmasından, dolayısıyla nesneyi cansızlaştırmaktan daha değerli bir paradigmadır. Evrenin canlıcılıkla tanımının cansızlaştırıcı tanımından daha doğru sonuçlar verdiği açıktır. Tüm bilimsel gelişmeler bu hususu doğruluyor. Atom-altı parçacıkların müthiş ve henüz bir sır olan hareketleri olmazsa, bir tek çeşitliliğin oluşamayacağı gerçeği canlıcılıktan (animizmden) başka nasıl izah edilebilir” tespitinde bulunuyor.

Animizm olarak tanımlanan inanç ve toplumsallık düzeyi, doğada bulunan her şeyin bir ruhu olduğu ve ruhlarla yönetildiğine, toplumu çevreleyen doğanın canlı bir organizma olduğuna dayanır. Böyle bir ruhsal dünya ile şekillenen toplumsal yaşamda, bütün canlılara, doğaya saygı esastır. Üretkenliğin öğrenildiği yer doğanın kendisi, insan da bu doğanın bir parçası ve ürünü sayıldığından, karşılıklı bir saygı ve sevgi ilişkisi kesindir. İddia edildiği gibi korkunun ürünü bir ilk inanç biçiminden çok, saygının, kutsamanın ve sevginin ürünü bir inanç, felsefe olgusundan, sosyolojik bir yapılanmadan bahsetmek mümkündür. Kutsadığı gıdayı sağlamaya bütün doğanın bir katkısı vardır. Bu gözlem; toplumsal yaşamın oluştuğu dönem kadar, oluşmadan önceki toplayıcılık süreçlerinde de edinilmiş bir yaşam deneyimidir. Ekolojik yaşamın kaynağı, böyle bir oluşum, üretim ve yaşam bağı ile ilgilidir. Bereket, dostluk, canlılık ve yaşam birbirini tamamlayan olgular olarak ana tanrıçada somutlaşmakta, ana toplumun karakterine dönüşmektedir. Dışsal bir olgudan ziyade, toplumun-kadının kendinde gördüğü, yaşadığından yola çıkarak, içsel bir olgu olarak gelişen inanma-oluşma-sosyolojik bir gerçeklik söz konusudur. Toplum da kendini yenileyerek, yaşamı, üretimi kolaylaştıran yeni keşiflerde bulunarak canlı bir organizma olarak ilerlemekte, yeniden oluşmaktadır. Canlı doğa, canlı toplumun kendisidir. Öğretmenine sadık, ihanet etmeyen, şefkatle yaklaşan, bütüncül bir bağlanma, karşılıklı birbirini tamamlama durumu vardır. Bu bağın örülme biçimini, yaşadığımız zihinsel, ruhsal tahribat düzeyini göz önünde bulundurduğumuzda; hissetmenin, anlamanın ve yaşamanın zor olduğunu belirtebiliriz. Bunun için binlerce yıl gerekmeyebilir, ulaşılan bilme düzeyi ile tahribat hızla giderilebilir, ancak uzun süreceğini bilmek gerek. Aynı düşünceyi edinebiliriz, fakat aynı duyguyu edinme ve hissetme düzeyine ulaşma daha yavaş ve sancılı gelişmektedir. Canlı bir organizma olarak doğayı oluşturan her bir zerreyle bağ kurmak, evrensel döngüyü hissetmek; düşüncesini edinmek kadar kolay olmayacak.

Başta kadın olmak üzere, toplumda en çok tahribata uğrayan duygusal zekadır, doğadan edinilmiştir. Başlangıçta duygusal zeka ön plandadır. Bunu tamamlayan analitik zeka, bedenini kullanma, beslenmeyi ve yaşamı kolaylaştıracak çeşitli araçlar geliştirme, mağaralar-yerler keşfetme, ardından yerleşik yaşama geçişle daha üst aşamalara taşıyan toplumsal bilinç ve bilimde ilerleme süreci vardır. Her iki zeka biçimi anaerkil dönemde uyumlu ve birbirini tamamlayan bir mükemmelliği yaratmıştır. Animizm bu zeka uyumunun, tüm doğanın böyle bir kutsanmayı birlikte yarattığının ruhu ve bilinci olarak gelişmiştir. Bu anlamda yaşam örgüsünün böyle geliştiği, toplumsallığın böyle oluştuğu ve doğayla bağını bu bütünlük içinde sunmanın bir ruhsal şekillenmesi olduğu görülüyor. Bu hissiyat, bu düşünce biçimi ile yaşama ve topluma dönen kadının, topluma ve insana karşı duyarlılığının hangi boyutta geliştiğini hayal edelim. Çünkü öğrendiğiyle yarattığı kendi toplumu ve yaşamıdır. Bir çocuğa, yaşlıya duyarlılığını, emek verilerek üretilen bir ürüne duyarlılığı, onu koruma, paylaşmaya, yeni yaşamları ve toplumsal ortamları yaratmaya karşı duyarlılık biçimini bir nebze hayal edebiliriz. Tahayyül sınırlarımızı aşıyor. En çok kaybettiğimiz şeyin burada ve bu sınırları zorlayarak ulaşacağımız özgürlük alanı olduğu kesin.

Devam edecek…

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.