Öz Savunma Olarak Jineolojî – Yeni Bir Sosyal Bilim Paradigmasına Doğru-I

0

 

Bir travma dalgasının daha Ortadoğu’yu işgal etmeye başladığı karanlık bir zamanda, Kobanê’de sözde İslam Devleti’ne karşı geliştirilen direniş tüm dünyada merak, heyecan ve her şeyin ötesinde umut uyandırdı. Tüketimcilik ve bireyciliğin giderek aşırı uç haller aldığı, hiçbir davanın mücadeleye değer görülmediği kapitalist bir dünyada, son kurşuna kadar mücadele şiarını benimseyen kolektif bir direniş aklın alamayacağı kadar irrasyonel bir edim gibi görülmekte. Feda, direniş, komünalizm, adalet ve özgürlük mücadelesi insanların bilincinden o kadar uzaklaştırılmış ki bunlar yalnızca soyutlanmış teorik tartışmalar, ekranlardaki maceralar ve atölye üretimi isyan  tişörtleri gibi metaların tüketimi vasıtasıyla erişilebilir görünüyor. Bu nedenle, bir topluluğun kendisini, DAİŞ’in karanlık doktrinine karşı savunmak, Orta Doğu mozaiğinin muhtelif renklerini korumak, kaderine sahip çıkmak için geliştirdiği kolektif örgütlenme Venezuella’dan Afganistan’a dünyanın mücadele eden halkları arasında yankı uyandırıyor.

Unutulmuş bir topluluğun kadınları, ideolojisi kültürlerin, toplulukların, dillerin ve Ortadoğu’nun renklerinin yok edilmesi üzerine kurulu İslam Devleti çetelerinin en hiddetli düşmanı haline gelerek alışıla gelmiş siyasal eyleyicilik anlayışlarını alabora etti. Kobanê direnişi insanlık mücadele tarihine, erkekler kadınları korudukları için ya da bir devlet ‘tebaasını’ koruduğu için değil, gülümseyen kadın ve erkekler fikir ve bedenlerini bir ideolojik cepheye dönüştürdükleri ve bu cephede DAİŞ çeteleri ve onların tecavüzcü dünya görüşü un ufak olduğu için yazılacak. Bu direniş sadece günümüzün en faşist grubuna karşı küresel bir zafer değildir. Aynı zamanda
Rojava’nın doğuşunda teori ve pratiğin bütünleşmesini gören, tecavüzcü katillere karşı bir felsefe ile savaşan Kürt kadınlarının gülümsemelerinde bu bütünleşmenin en estetik tezahürünü gören yeryüzündeki tüm sistem karşıtı hareketler için de bir ‘uyan’ çağrısıdır.
Kürdistan birdenbire dünyadaki sistem karşıtı hareketler ve devrimciler için bir hac mekanı haline geldi. Yeni bir bakış açısı için yüzlerini Mezopotamya’ya doğru çevirenler ‘Özgürlük nedir? Özerklik nedir?’ diye sormaya başladılar. Rojava devriminin anlamı nedir? Irak’taki ikinci en büyük şehir olan Musul birkaç gün içinde DAİŞ tarafından düşürülürken neden yaşlı kadınların koalisyon hava saldırıları başlamadan aylar öncesinde kendi özerk ‘anneler taburları‘nı oluşturdukları, küçücük bir kasaba olan Kobanê milyonlarca insan için yükselen bir güneş oldu?

Cehennemin ortasında radikal demokrasinin doğuşu dünyanın mücadele eden insanları için bir eleştirel özdüşünüm anı oluşturdu. Uzun zamandır halk seferberliği solun ufkunun dışında kalmıştı ve şimdi bu seferberlik Suriye’de savaş yıkıntıları arasında kalmış Kürt bölgelerinden mi gelmeli?

Solun çıkmazları…
İleri kapitalist ülkelerdeki sol çevrelerin hayal gücü ve yaratıcılık eksikliği batıdaki solun genel problemlerine örnek teşkil etmektedir. Batı solu, tabandaki toplumsal gerçekleri bilemeyecek kadar seçkinci, teorik yapılardan ziyade insanların tarih boyunca birikmiş duygusal acı ve ümitlerine dair toplumsal meseleleri kavrayamayacak kadar positivist ve soyut bir şekilde ‘halk’ olarak ifade ettiği insanları örgütlemek için gerekli gayreti gösteremeyecek kadar pasiftir. Günümüzde solun en büyük sorunu, toplumun kördüğümlerini çözmeye uğraşmak yerine radikalizm hakkında soyut, anlaşılmaz bir dilde konuşmakla iştigal olması ve kendisiyle aynı ayrıcalıklara ve söz darçığına sahip bir grubun devrimcilik yapacağını farz etmesidir. Halbuki gerçekte çoğu mücadele, teorik angajmandan ziyade, tanınma ve tarihte bir yer edinme talepleriyle başlar.
Sistem karşıtı hareketlerin sürekli tekerrür edegelen eğilimlerinden biri de dar bir olgular kümesine dogmatik bir şekilde saplanmaları ve dolayısıyla farklı şiddet ve baskı ağları arasındaki bağlantıları gözden kaçırmalarıdır. Çoğu zaman bu radikal çevreler zarar görmüş milyonlarca insanın yaşamına dokunmakta eksik kalırken radikalizm üzerine, çoğunlukla anlaşılmaz, soyutlanmış tartışmalar üretip dururlar. Yayılamayan bir mücadele ne denli radikal olabilir ki?
Bunlardan kaçı aile içi şiddet görmüş, on çocuk annesi, okur-yazar olmayan bir kadının kendilerinden daha fazla bilgisinin ve daha derin bir siyasal bilincinin olduğuna inanır? Kaçı bu kadının karar verici olabilmesini kabul eder? Kaçının kendilerini bir topluluğa tamamıyla adayacak kadar sabrı, isimleri bilinmeyecek olsa da onlar için ölebilecek kadar fedai ruhu vardır? Binlerce yıllık zihniyetlerin ve içkinleştirilmiş baskının birkaç teorik ilke ile yok olacağını düşünenler belli ki yanlış varsayımlar benimsemişlerdir toplum gibi organik, yaşayan bir varlığa mekanik düşünce dayatılması gibi. Gerçek yaşam mücadeleleri onları içkinleştirdikleri kapitalist zihniyetin gerektirdiği şekilde anında mükefatlandırmadığı için tarihi devrim anlarında kolayca mücadeleden düşebilmektedirler.

Halbuki on çocuk annesi örgütlü kadınlar statükoya gerçek bir tehdit oluşturmaya devam ederler. Rojava’daki bir arkadaşın ifade ettiği gibi ‘Biz Ortadoğu’dakilerin dogmatik devletçi zihniyetinin üstesinden gelmek için mücadele etmesi gerektiği kadar batıdakilerin de kapitalizm tarafından dayatılan aşırı bireyciliklerinin üstesinden gelmeleri gerekir.’ Solun bu çıkmazları pozitivist  düşünceye  bağlılık ve tahakküm biçimleri arasındaki aşikar bağlantıları flulaştıran, küresel sistemi doğal ve değişmez düzen olarak resmederek başka bir dünyanın mümkünatına inancı yok eden bilgi iktidar ilişkisi ile alakalıdır. Bu epistemoloji en radikal hareketleri dahi ele geçirmektedir. Peki bu durumda toplumun sorunlarını anlamak ve çözmek için nasıl bir yöntem kullanmalıyız?

Öz Savunma olarak Sosyoloji
Özellikle Orta Doğu’da, şiddetin yaşamlarımızın değişmez bir etmeni haline geldiği bir ortamda, ‘şiddeti lanetlemek’ kadınlar için yeterli değildir. İslam Devleti’nin yükselişi erkeklere  ve devlet  ordularına tam bağımlılığın getirdiği felaketleri gösterdi: kelimenin tam anlamıyla kadın kırımı.
Dünyanın muktedir kurumları karar alma, ekonomi ve zor kullanma üzerinde nihai tekeli olan devlet yapıları vasıtasıyla işlerler. Aynı zamanda bizlere, devletin günümüzdeki yaygın şiddete karşı bizi bizden korumak için var olduğu anlatılır. Kendilerini adaletsizliklere karşı savunma kararı alan topluluklar mücrimleştirilir. Terörizmin ana akım tanımlanmasına bir bakalım: devlet olmayan faillerce siyasi amaç güderek zor kullanma. Sonuç olarak, kadınlar, toplum ve doğa savunmasız bırakılır. Sadece fiziksel olarak değil, toplumsal, ekonomik ve politik olarak da. Bu esnada açıktan silah ticareti yapan ve kendi kirli savaşları için toplulukları birbirine düşüren devlet güvenlik aygıtları ‘bizi’ gizemli bir ‘onlara’ karşı koruduğu yanılsamasını yaratır.
Kürt Özgürlük Hareketinin mücadele biçimi ‘meşru öz savunma’ kavramına dayanır ve toplumu dar fiziksel savunmanın ötesinde korumak için sosyal ve siyasal taban örgütlenmesi mekanizmaları oluşturmayı  içerir. Doğada da dikenli güller gibi canlı organizmalar saldırı değil yaşamı koruma amaçlı olarak kendi öz savunma sistemlerini geliştirirler. Önder Abdullah Öcalan bunu ‘gül teorisi’ olarak adlandırıyor. Bir toplumun da benzer bir şekilde militarizme düşmeksizin mücadele edebilmesi için devlet benzeri zor kavramlarından kaçınması ve bunun yerine gücünü tabandan alarak toplumsal değerleri savunması gerekir. Önder Abdullah Öcalan toplum, özellikle kadınlar, öncelikle kendisi olmalıdır (xwebûn) der. Kişi ancak kendi varlığının ve bunun  anlamının  farkındalığına vararak yaşam hakkını talep edebilir  ve  kendini  ve topluluğu savunabilir. Bu siyasallaşmış, kendini bilen, bilinç kazanmış ve aktif bir toplum gerektirmektedir. Kapitalist devletin dayattığı yasalara ve polis aygıtına dayanmak yerine, bu toplum kadın özgürleşmesi gibi temel değerleri de içeren bir toplumsal ahlakı da içselleştirmelidir. Kürdistan’ı kadınlar ve sistem karşıtı hareketlerin bir hac mekanı haline getiren de ölüm orduları karşısında yaşamı savunan bu ideolojik duruştur.
İlk orduların aynı zamanda ataerkinin kurumsallaşmasına ve devlet öncüllerinin oluşmasına da damga vuran sermaye birikiminin artmasıyla ortaya çıkmış olması tesadüf değildir. Bunun daha ideolojik manifestosu olan ulus devlet ayrıca binlerce yıllık kültür mozaiği olan topluluklar arasına sınırlar çizip, paranoya ve yabancı düşmanlığı yaratarak sinsice kendi varlığını dayatmıştır. Dolayısıyla, eğer toplumu savunmayı amaçlıyorsak, topluma yönelik saldırılarla aynı zamanda felsefi olarak da baş edebilmeliyiz. Zira tahakküm sistemleri ve hiyerarşi kendilerini öncelikle düşüncede kurar. İşte tam da bu nedenle yeni bir sosyoloji paradigmasına ihtiyacımız var.
Kadın-erkek, devlet-toplum, insan-doğa gibi ikilikler, hiyerarşik ilişkileri doğalmış gibi gösterirler. Thomas Hobbes’un ‘insan insanın kurdudur’ (homo homini lupus est) diyerek meşrulaştırdığı devlet denilen meydan okunamaz canavar (leviathan) yaşadığımız modern zamanlarda George Orwell’in bahsettiği büyük birader 2 tarzında uygulanmaktadır. Toplumu küçümseyen ve doğayı nesneleştiren faşist tarih yazımına meydan okumalı ve ezilenlerin seslerine ve deneyimlerine odaklanan ‘özgürlük sosyolojisi’ ile toplumsal sorunlara çözümleri pratikte aramalıyız.
Halklar Önderi AbdullahÖcalan’ın, hegemonik bilim anlayışlarını özellikle şiddet, dışlanma ve baskı mekanizmalarını yeniden üreten sosyal bilimleri sorgulayan bir bilimsel yöntem geliştirme önerisinden yola çıkan Kadın Hareketi ‘jineolojî’ kavramını geliştirmeye yönelik tartışmalar yürütmektedir. 3 İnsan ve topluma dair olguları, bunların canlı ve sorunlarını çözme kapasite- sine sahip oldukları gerçeğini yadsıyarak sınıflandırmak ve sayısız farklı bilimsel branş yaratarak yaşam alanlarını birbirinden ayırmak yerine toplumsal sorunlara çözümleri pratikte arayan bir bilim ve ezilenlerin sesleri ve deneyimlerine odaklanan bir ‘özgürlük sosyolojisi’ önermek üzere yürütülen bu tartışma ve müzakereler Kandil dağlarında, Rojava’daki cephelerde ve Amed’in mahallelerinde gerçekleştirilmektedir her sokak, her köşe başı bir akademiye dönüştürülebilir. Ataerkinin ve diğer tahakküm, tabi kılma ve şiddet biçimlerinin yapı sökümü üzerine yürütülen tartışmalara, alternatif özgürlükçü değerlerin ve çözümlerin inşasına yönelik çalışmalar eşlik etmektedir. Böylelikle jineolojî, bilime kadın temelli bir yaklaşım ve yöntem, proaktif ve çözüm odaklı yeni bir paradigma sunabilmektedir. Kadınların tarihi nasıl yeniden okunup, yeniden yazılabilir? Bilgiye nasıl erişilir? Bilgi nerededir? Bilim ve bilgi üretiminin statükoyu sürdürmeye yönelik olduğu günümüzde özgürlükçü bir hakikat arayışının yöntemleri neler olabilir?

Jineolojî, tarihi ve tarih yazımını inceleyerek, mitoloji ve dinlerdeki kopuşlardan ders almaya; Neolitik dönem ve ötesindeki komünalist örgütlenme biçimlerini anlamaya; üretim biçimleri ve toplumsal yapı arasındaki ilişkileri ve birikim ve mülkiyetin ortaya çıkması ile ataerkinin yükselişini ve ötesini araştırmaya çalışmaktadır.

DİLAR DİRİK

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.