Sömürgeleştirilmiş Düşünce Biçimleri: Feminist Epistomoloji İçin Öneriler-I

0

DR. MURİEL GONZÂLEZ ATHENAS
Çeviri: Nisa Göksel

Neden eleştirel ve feminist bir epistemolojiyi ihtiyaç duyuyoruz? Radikal feminist hareketin anlayışların içinden çıkan yeni çalışmalar, (doğa) bilimlerinin siyasi işlevlerini sorgulamaktadır. Bu sorgulama ise şu fikre dayanır; sosyal adaletsizliklerin yorumlanması ve meşrulaştırılması bilimlerin içinde yer alan doğal olduğu varsayılan farklar üzerinden tanımlanmaktadır. Bu sadece ideoloji eleş- tirisi aracılığıyla çözülemez; çünkü eşitsizliklerin kendisi bilgi yapıları ve düşünce şemaları içinde saklı durumdadır ve doğal oldukları varsayılır. Böylece, toplumsal cinsiyet uçurumunu bir alt metin olarak ve bilim tarihi epistemolojisinin bir parçası olarak görünür kılmak, feminist bilim çalışmalarının bir sorunsalıdır. Ancak sadece cinsiyet ilişkileri ve bunların asimetrileri eleştiri odağı haline gelmez, aynı zamanda milliyetçilik, bilim, cinsiyetçilik, din gibi egemen sosyal bilim alanlarının ürünleri olan konular da eleştirel olarak gözlenmektedir. Halklar Önderi Abdullah Öcalan, maalesef çoğu henüz tercüme edilmemiş analitik yazıları içinde bu kategorilerden haklı olarak bahsederken, onları aşılması gereken düşünce modelleri olarak ve toplumsal pratikler olarak eleştiriye tabi tutar. Bu kategorilerin ötesinde düşünmeye çalışarak, bilgi üretiminin şartlarını bu çerçeveden sorgulayacağım. Peki, bu düşünce şemaları açık olarak nelerdir ve Batı Avrupa düşüncesinin buradaki düzlemi nedir?

Prensip olarak, ilk önce bugünün toplumlarının bilime atıfta bulunan mekanizmalarını, bulgularını, söylem tekliflerini ve araçlarını tanımamız gerekir. Burada Avrupa Aydınlanma Dönemi’nden beri bilimin rolü daha farklı anlamlar kazanmış ve değişmiştir. Değişimi gerçekleştirmek adına, bu bilimlerin veya bilimsel bilişsel modellerin tartışmasız toplumsal statüsüne bakmak, onların asimetrik sosyal yapılarla bağlarını analiz etmek açısından çok önemlidir.

Bilimin bazı etkili epistemolojilerinin tarihsel gelişimleri ise aşağıda açıklanacak ve sonra- sında ise feminist epistemoloji yaklaşımları ve modelleri tartışılacaktır.

Bilimlerin İnşası
Egemen paradigmalar ve modern bilimlerin epistemesi nasıl ortaya çıkmıştır? Bu ortaya çıkış sürecini, tarihçilik örneği ve cinsiyet kategorisi bağlamında açıklayacağım.
18. yüzyılın ikinci yarısında, üniversiteler ve eğitimli çevreler arasında, tarih kuramının ve ta- rihçiliğin nasıl yeni kavramsal destekler üzerinden inşa edilebileceği sık sık düşünülmüştür. Şunu da hatırlatmakta fayda var; bu sırada pek çok Avrupa ülkesinde ulus-devletlerin ortaya çıkış tarihine dair tartışmalar da yeni yeni ortaya çıkmaktaydı; Batı Avrupa, din savaşlarını arkasında bırakmıştı ve bölgeler seküler bir şekilde birbirinden ayrılmaya başlamıştı; dünya “keşfedilmiş” gibi görünüyordu ve aynı zamanda siyasi olarak da bölünmüş gibiydi. Seri üretimin yeni teknolojileri de piyasaya sürülmüştü ve bu süreçte, emek kategorisi norm ve genel hareketli- likle yapılandıran bir eğilim haline geldi. Böylece Batı’nın Hristiyan toplumlarında halkın geniş kesimlerinin okuryazarlığı “bilimselleşmeyi” (veya bilimin yayılmasını) mümkün kıldı.

Zamansal ve mekânsal olarak var olan fenomenleri anlaşılır bir düzene koymak için tarihçilik, kendisinin kuramsal projesine meydan okunduğunu görmüştü. Düzenin kendisi hiyerarşi ya- ratma içinde aranıyordu ve farklılıkların eşitliği hayalinden ziyade, bütününün parçalarla kur- duğu hiyerarşik olduğu düşünülen ilişkiye ve genelden özgüle doğru bir vurgu yapılıyordu. Pratik olarak ise bu, şu anlama geliyordu: İnsan biliminin yeniden kavramsallaştırması iki tane sonuçlandırıcı hiyerarşi üzerine kurulmuştu. Kültürel olarak karşılaştırmalı eğitim metaforu, Batı’nın Avrupalı Hristiyanlarını insanlığın eğitimcileri olarak bütün insanların üzerinde bir yere konumlandırmıştı. Çocuk eğitimi ve insanlık tarihinin gelişim aşamaları arasındaki paralellikler (örneğin; Gotthold Ephraim Lessing’in “İnsan Irkının Eğitimi”) sayısız idi. Ve ikinci aşamada (kadının belirli bir antropolojik gelişimi yoluyla), erkekliği genel insan özelliği olarak görme ve buradan belirli bir erkeklik ortaya çıktığını görme eğilimi vardı. Örnek olarak, tıp uzmanları ve biyologlar tarafından yeni geliştirilen jinekoloji bilimi kadın cinsine atfedilirken, erkek cinsi ise farklı bilişsel emellerin kapsamında görülüyordu ve çeşitli akademik disiplin- ler tarafından ele alınıyordu.
Böylece, 19. yüzyılda ulusdevletler de üniversite tarihçiliğinin kurulmuş olması ve giderek daha fazla anlam kazanması, kadınların bu tarih yazıcılığında tamamen yok sayılması ve onların tüm tarih yazımının ilgi uyandıran konularından biri olarak nadiren sayılması şaşırtıcı değildi. Şöyle ki, tarihin bilimsel anlayışları şu antropolojik varsayımı pekiştiriyor ve yansıtıyordu; kadın cinsinin kendisi tarihsel değişimlerle değişen kültürün bir parçası olmaktan ziyade, daha çok değişmez olduğu düşünülen doğaya ait görülüyordu. Tarih yazımının bilimselleştiren bağlayıcı yöntem ve kavramlarının uygulanmasıyla beraber bu yeni genel tarih kavramı, uzun vadede bakıldığında toplumsal cinsiyet ilişkilerinin tarihine bilimsel erişimi engelliyordu ve genel tarih kavramı şu temel konu üzerinde duruyordu: Beyaz, Batı Avrupalı ve Hristiyan orta sınıf erkekler.

Kadınlar bilim ve siyaset alanlarına erişim sağladığında ise, 19. yüzyılın sert toplumsal cinsiyet kalıpları kendi görevlerini zaten yerine getirmişti ve bunlar kadınlara belirli roller atfetmişti. Bu roller kısmen de olsa artık sert bir biçimde muhafaza edilmiyordu; örneğin, kadınların üniversitelere girişine izin veriliyordu. Ancak kadınlığın inşası da bugüne kadar zar zor değişmişti. Bu inşa tarihsiz biçimde kurgulanmıştı ve bu pek çok tarihsel olayı aşıyordu, çünkü kadınların doğasının bütün toplumsal olayları aştığı farz ediliyordu. Bu yapıların kendisi kadınların tarihsel ve toplumsal deneyimlerine tekabül etmemesine rağmen; toplumsal cinsiyet hiyerarşisinin devam etmesine hizmet eden bir başvuru sistemi de inşa ediyordu. Böylece, feminist bilim perspektifinden ve eleştirisinden bakarsak, toplumsal cinsiyet modeli; sınıf ve etnik kimlik gibi diğer sosyal yapılanmaları kesen ve bunları belli şekillerde kategorilere oturtan işlevsel, konumsal ve ilişkisel bir kavram olarak anlaşılabilir.
Kamusal olarak egemen söylemler bize bu izlenimi vermeye çalışsalar dahi, post-moderniz- min kendisi de daha fazla eşitlik getirmemişti. Evrensel ilkelerin politikası veya küreselleşmiş referanslar siyaseti, kendi totaliter eğilimlerini çoktan ortaya çıkarmışlardı. Sosyalleşme aracılığıyla eşitlik fikri, düzenin tersine dönerken, aynı zamanda da ötekini ortadan kaldırmak anlamına gelen farklılıkların bertaraf edilmesi durumuna dönüşmüştü.
Bu süreçte, aşağıdaki paradigmalar ya da daha önemlisi epistemolojiler, yani düşünce şemaları, modern bilimlerin temelleri olarak ortaya atılmıştır:

⦁ İkili karşıtlıklar, ikili düşünme: Modern toplumların, modern yaşam biçimlerinin ve modern bilginin işlevsel biçimleri ve onun özellikleri, ikili karşıtlıklar üzerinden tarif edilir. Bizim dü- şünce yapılarımızı oluşturan kavram çiftleri de bu süreçte inşa edilir: Devlet / aile, erkek / kadın, yetişkin / çocuk, birey / toplum, doğa / kültür, aynılık / fark, evrensellik /özgüllük, or- ganik / mekanik, ben-merkezli/ dayanışma, toplumsal kullanım / öz kullanım ve son olarak ise modernite/post-modernite… Bu listeye devam etmek mümkündür. Deneyimlerin ve kavramların aynı zamanda da sosyal pratik ve teorinin ikiye ayrılmasıyla, farklılıkların kendisi işlevsel özelliklerine indirgenir ve böylece yaşamın farklı yönlerinin birleşmiş bir hali inşa edilmiş olur. Bu kavramsallaştırmalar hiyerarşilerden bağımsız olarak düşünülemeyeceğinden, onlar toplumsal alt yapıların farklılaşması için itici güç olarak işlev görürler. Örnek olarak, kadın- doğa-mahremiyet -aile arasındaki ilişki, kadınlar için bir referans sistemi oluşturur.

⦁ İnsanlığın gelişimi bir ilerleme öyküsü olarak kurulmuştur. Keşifler, icatlar, savaşlar ve si- yaset, insanlığın ilerlemesine işaret olarak görülür. Bu aynı zamanda, pozitivist görüşü gide- rek geliştiren tarihçiliğe dayanır.

⦁ Pozitivist bir tarih yazımını oluşturan ise özne pozisyonudur. Başka bir deyişle, insanın nasıl inşa edildiği ve tarih yazımı içinde nasıl konumlandırıldığıdır. Bunun da bilinçli olarak davranan rasyonel ve mantıklı tepkiler veren tekdüze ve tekil bir özne olduğu düşünülür:Bir güneş sistemine benzer bir biçimde işlev görür ve evrensel ve yoruma dayanan bir egemenlik gerektirir. Erkekler ve onların duyguları, herhangi bir düzlem içinde genel bir tarih ve tasarı olarak işlev görürler.

⦁ Amaç odaklı, süregiden ve kendi kendini üreten doğrusal bir tarih yazımı; özellikle herhangi bir öznel eleştiriye dayanabilmesi gerekir.

Birçok feminist kadın çalışmaları ve toplumsal cinsiyet çalışmaları içinde, bu paradigmalara karşı farklı bir tarih anlayışı sunan pek çok yaklaşım zaten vardır:Örnek olarak, Isabel V.Hull, siyasi tarih yazıcılığının temel konularından biriyle ilgilenmektedir: Almanya’da erken modern dönem devletçiliğinin ortaya çıkış koşulları ve onun etkileri. Top- lumsal olarak disipline etme kavramını bu ortaya çıkış koşullarıyla ilişkilendiren mutlakıyet ta- rihçilerinin model kavramlarının aksine, Hull, erken modern dönem devletlerinin ayırımcı politikalarını ortaya çıkarmış ve bunların tamamen eril ve ataerkil normlar bağlamında faaliyet göstermediğini ortaya koymuştur. Hull, toplumsal cinsiyet ayrımının, erken modern dönemde devletçiliğin oluşumunun ve meşrulaştırılmasının temel boyutunu oluşturduğunu kanıtlamıştır. Aydınlanmacı-mutlakiyetçi kurumların toplumsal cinsiyet politikalarının, onları takip eden liberal burjuva devlet politikalarına göre, daha eşitlikçi yönelimleri olduğunu ortaya koymuştur.
Başka bir örnek ise Nathalie Zemon Davis’in araştırmalarıdır. Mikro tarihsel bir düzeyde ba- karak, erken modern dönemde yaşayan üç kadının hayatını inceleyerek, olasılıklar tarihini ortaya koymuş ve bu tarih içinde insanların manevra yani hareket alanlarına yer vermiştir. Davis, 17. yüzyılda kadınların manevralarının yaratıcı alanlar yaratabileceğini ortaya koymuştur; bu ise, kadınların toplumsal olarak marjinal olan konumlarından, siyasi ve dini iktidar merkezlerinin dışında yer almalarından kaynaklanmaktadır.

Özellikle Ute Frevert, modern toplumsal cinsiyet ilişkileri üzerine yaptığı araştırmasında, 19. yüzyıl boyunca toplumsal cinsiyet kategorisinin temel bir toplumsal düzen kategorisi olarak ge- lişimini ortaya koymuştur. Farklılığın inşası adına toplumsal cinsiyet kategorisi (toplumsal pratik ve söylemsel düzeyde), gitgide burjuva toplumunun daha çok kurucu yapısal bir elemanı olarak meydana gelmiştir ve tekrar edilerek güçlenmiştir.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.