Yaşam ve kadın bilimi olarak JINEOLOJİ – 4. Bölüm

0

Jineolojiye Giriş’ kitabından

Ve Sonuç Olarak:

Jineolojinin öncelikli olarak ele alması gereken konuları kısaca da olsa açımlamaya çalıştık. Ancak temelde toplumsal cinsiyetin üretim merkezleri olan devlet, aile,okul gibi faktörleri ayrı başlıklar halinde ele alıp açımlamadık.Son bölümde kısaca bu faktörleri ve yaşamsal boyutunu ele alma çabasında olacağız. Jineoloji bir bilim dalı olmakla birlikte ürettiği bilgiden sonuç alma, teorisini yaşamsal kılma gibi boyutların gerçekleşmesi jinekoloji adına çalışma yürüten bireylerin başat sorumluluğudur. Bilim dallarına dönük geliştirilen eleştirilerle birlikte tekel olmaktan çıkarılmış, yaşam birimi olma özelliğini taşıyan, bu yönüyle birlikte alternatif oluşturmak iddiasını da taşımaktadır.

Yaşamsal anlamda kadının ve dolayısıyla toplumun öz dinamiklerine dayalı yaşamını tekrardan oluşturma ve bunu gerçekleştirirken toplum mühendisliği yaparak toplumun dışından ve üstünden mekanik hesaplamalarla biçim verme çabasıyla değil, toplumla birlikte, toplumun özsel değerlerine bağlı kalarak, günümüz koşullarında yaratılabilecek özgürlük koşullarıyla yeni bir yaşamı örnek yine bu çalışmayı yürütenler açısından temel hedeftir.
Yaşama dair bütün değerleri şeyleştiren, cinselliği özgürlük gibi algılatan, düşünsel ikna boyutuyla kendisini meşrulaştıran kapitalist modernite, bugün kadın şahsında tüm yaşamı alt üst etmiştir. Tüm kölelik şarkılarının özgürlük ezgisi gibi mırıldanılmasını sağlamıştır. Kadın şahsında bütün toplum saç telinden fizik ölçülerine kadar müdahaleye, yoruma, beğeni ölçülerine tabi tutulmuş, kadınının özselliği yaşamla, toplumla olan özdeşliği, güçlü bağlığı göz ardı edilerek, fiziksel ölçüleri rakamlara sığdırılmıştır. Bu yaşam cazip kılınmıştır. Toplumsallık, kadın şahsında yitirilmiştir ve dolayısıyla hakikate dair zafer noktası da kadından başlamalıdır. İşte tam da bu temelde; kadını ve toplumu bulunduğu konumdan çıkartabilmek için jineolojinin üretimi hem baş aşağı giden toplumsallığa, hem de iktidar aracı haline gelen bilime devrimci bir müdahale olacaktır. Kuşkusuz yeni yaşama yaratma noktasında bilimsel-sosyolojik araştırmalar merkezi ve teorinin pratikleşeceği alanlar olarak kurumsallaşmalar büyük önem taşıyacaktır.

Sümerler’de nasıl ki musakkadinler kadını ve kadınla birlikte toplumu tersten oluşturulacak bir sisteme ekonomik, felsefik, sanatsal, kişiliksel, inançsal boyutlarıyla hazırlamışsa bu kez de kadın lehine oluşturulacak ve özsel dönüşüm sağlamayı amaçlayan kurumsallaşmalar yeni oluşturulacak kadın perspektifli toplumun zemini olacaktır. Kadını ve yaşamı felsefik, teorik, davranışsal, kültürel ve sanatsal anlamda yeniden şekillendirmenin temeli olacaktır. Bu temelde DÖKH’ün jineoloji alanında çalışma yürütecek kurumsallaşmalar projesinin tamamının somutlaştırılması bu çalışmalar için verimli olacaktır. Önerilen ya da öngörülen kurumlar;

a. Kadın Bilim Merkezleri
b. Kadın Siyaset Akademileri
c. Kadın Estetik Enstitüleri
d. Kadın Dili Ve Edebiyatı Fakülteleri
e. Kadın Sosyal Bilim Akademileri
f. Kadın Kültür Akademileri
g. Kadın Güzel Sanatlar Akademileri
h. Kadın Tarih Akademileri
i. Kadın özgürlük felsefesini ve yaşam felsefesini oluşturacak; Özgür Kadın Akademileri
j. Kadın-Çocuk Sağlık Merkezleri Veya Doğal Şifa Araştırma Merkezleri

Özellikle kadın özgürlük felsefesini ve yaşam felsefesini oluşturacak akademiler ciddi önem taşımaktadır. Bu felsefe oluşturulurken mevcut kadın gerçekliği, aile ve devletteki rolleri de göz ardı edilmeksizin oluşturulmalıdır. Toplumun en olmazsa olmazı olarak düşünülen fakat cinsiyet rollerinin pekişmesinde sorunsallık arz eden iki kurum; devlet ve devletin prototipi olan aile yapılanmalarının toplumsal cinsiyet rollerini beslediği, geleneksel kadınlık ve erkekliğin zihinlerde, yaşamda en yoğun ve en köklü bir biçimde üretildiği alanlar olmaktadır. Aile içi ilişkilere ve iş bölümüne dönük olarak Zillah Eisenstein; ‘’özgür olarak seçilmediği için, belirli bir gruba önceden yüklenilmiş her görevin yabancılaştırıcı olduğunu iddia eder ve bir toplumda emeğin cinsel iş bölümü özellikle kadınlar için yaratıcı olmayan ve soyutlayıcı iş örgütlemesi demektir.’’ Yani toplumsal anlamda belirlenmiş kadınlık-erkeklik, annelik-babalık rolleri bireyler üzerinde emeğine yabancılaştırıcı bir etki bırakır. Tercihi olmayan rolleri yerine getirmek zorunda kalan bireyler öz iradeleri ile katılmadıkları rolleri oynayarak özlerine yabancılaşırlar.
Bütün bu yönleriyle bakıldığında yeni bir yaşam felsefesi oluşturulurken ailede yaşanan ilişki biçimleri de tekrardan ele alınması gereken konulardandır.

Bu bağlamda oluşturulacak yeni ilişki tarzını yine Bilge’nin tanımladığı özgür eş yaşamla tanımlamak ve yaşamsal kılmak mümkündür. Öncelikle ‘özgür eş’ yaşamı eşitlik, eşlik ve denklik temelinde kadın ve erkeğin özgünlüklerini yadsımaksızın birlikteliği olarak tanımlamak mümkündür. Kapitalist modernitenin en çok üzerine oynadığı cinsiyet ilişkileri kadın-erkek ilişkilerinde ikili-özel ilişkisi mülkiyet temeline dökülmüş olup, toplumsallığından kopartılmıştır. ’’Aşk’’ adı altında yaşanan ilişkiler özgürlüksel ve hakikate dair değerlerden yoksundur. ‘Özgür tercih’ adı altında yaşanan ilişkiler çokça köle kılınmış fakat köleliğinin farkındalığını yaşamayan zihniyetlerden ileri gelmiştir. Yaşamın özüne dokunma iddiasında olmamak, basit kişisel duyguları tatmin aracı olarak ‘’aşk’’ yolunu seçmiştir. Oysa çokça kutsadığımız ve asıl savaşımını verdiğimiz temel bir noktadır aşkı yaratabilmek. Özgür bireylerin zihinsel gerçekleşmesi sağlanamadan, özgür bir ilişkinin gerçekleşeceğinden bahsetmek gerçekçi değildir. Toplumsallığın özünü oluşturan kadın-erkek ilişkilerinde kadınsız bir erkeğin, erkeksiz bir kadının yaşamından söz etmek çokça ütopik olur kuşkusuz! Ama mevcut, özgürlüksel değerlerinden kopmuş kadın ile egemen erkekliğin birlikte özgür bir yaşam yaşaması da mümkün değildir!

Böylesi karşılıklı mülkleştirme çabasına girmeyen, özgür zihniyet yaratımını sağlamış olmaktan kaynaklı kendine güvenen bireylerin birlikteliği öncelikle bireylerin toplumsal anlamda kişiliksel oluşumu gerektirir. Özgürlüğe dair bir birlikte yaşam yaşamak istemi bunun sistemsel dönüşümü yaratmakla gerçekleşir. Dolayısıyla özgür eş yaşamı yaratma iddiası alternatif bir sistemi yaratmak ile mümkündür.

Dolayısıyla; jineolojinin hedefleri arasındaki ‘özgür eş’ yaşam olarak ifade edilen aslında komple sistemsel bir değişim de bulunmaktadır. ‘Özgür eş’ yaşamın yaşanabilmesi ancak toplumsallığa, özgürlüğe ve hakikate dair yaşamayı başaran özgür kişilerde açığa çıkartılabilecektir. Jineoloji henüz çok yeni bir alan ve tartışılmaya, genişletilmeye muhtaç yönleri çok fazla. Bizim yazdığımız yazı ancak jineolojinin kapsamının ne olacağı, hangi perspektifle, hangi alanlara dönük tartışmadan yürütülebileceğine dönük dar bir çerçeve olabilmektedir. Zihinlerde kısmi anlamda sorulara cevap oluşturabilmek ve yeni sorulara yol açabilmek için oluşturulmuş bir yazıdır. Ancak yeni açılan bir tartışma zemini olmasına rağmen kısa zamanda çokça ilerleme kaydederek, güçlü yaşamsal dönüşümleri yaratacağına inanıyoruz. Yazımızda sosyoloji ve devlet olgularına çok geniş yer tutacağından kaynaklı yer verilmemiştir. Fakat jineoloji kapsamında değerlendirilmesi gereken önemli konular olduğunu belirtmeyi önemli ve gerekli buluyoruz.
Bitirirken neden jineoloji sorusuna Bilge’nin bir değerlendirmesiyle cevap almak istiyoruz;

“… toplumsal sorunları çözmeye çalışırken kadın olgusu üzerinde yoğunlatşmak; eşitlik ve özgürlük çabalarını kadın yaşamı üzerinden kaynaklandırmak hem temel araştırma yöntemi, hem de tutarlı bilimsel ahlaki ve estetik çabaların temeli olmak durumundadır. Kadından yoksun bir araştırma yöntemi, kadını merkeze almayan bir eşitlik ve özgürlük mücadelesi hakikati kavrayamaz eşitlik ve özgürlüğü sağlayamaz.”

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.