İktdidar ve devlet sorunu

'Yaşanan, soykırımdan da ağır bir toplumsal olgu olan 'toplumkırımıdır'

0

Rêber APO

Sıkça vurgulamak durumundayım ki, “şimdi” olduğu gibi, şimdinin herhangi bir unsuru da tarihtir. tarih ile şimdi ki arasında büyük bırakılması, her yeni uygarlıksal yükselişin ilk giriştiği meşruiyet sağlayıcı ve kendini ‘ezel-ebed’ kılmak isteyen propagandaların sonucudur. gerçek toplum yaşamında böylesi kopukluklar yoktur. Vurgulanan diğer husus, tarih evrensel kılınmadan, yerel veya tekil bir tarih inşanın anlam ifade edemeyeceğidir. Dolayısıyla ilk inşa edildikleri halleriyle iktidar ve devlet sorunu, çok az farkla günümüzün de sorunudur. Aralarındaki fark ise, zaman ve mekan koşullarının eklediği paylardır. Farklılık dönüşüm kavramlarına bu anlamı yüklediğimizde, yorumlarımızın hakikat payının artacağı açıktır. Farklılığı, dönüşümü ve gelişmeyi küçükseme veya önemsiz kılmayı da aynı sakıncalar içinde görmek gerekir. Evrensel tarih yoksunluğu ne denli körelticiyse, tarihsel gelişmeyi hep tekerrürden ibaretmiş gibi ele almak, farklılık ve dönüşümden yoksun saymakta o denli gerçeği perdeleyicidir. İndirgemeciliğin bu iki biçimine düşmemek büyük önem taşır.

İktidarın resmi ifadesi olarak devlet, sınır çizgilerini özenle çizerdi. Devlet-toplum farkı ne kadar keskin çizilirse, o denli yarar umulurdu.

Günümüz açısında iktidar ve devlet konusunda yapılabilecek ilk tespit, toplum üstünde ve içinde olağanüstü hacim kazanmalarıdır. 16. yüzyıla kadar hükümranlık daha çok toplumun dışında, hem de göz alıcı ve korkutucu biçimiyle inşa edilirdi. Çağlar boyunca uygarlık bu yönlü çok çarpıcı biçimlere tanıktır. İktidarın resmi ifadesi olarak devlet, sınır çizgilerini özenle çizerdi. Devlet-toplum farkı ne kadar keskin çizilirse, o denli yarar umulurdu. Daha toplum içi bir olgu olarak iktidarda bile çizgiler açık seçikti. Erkek karşısında kadının, yaşlılar karşısında gençlerin, aşiret reisi karşısında sıradan aşiret üyelerinin, mezhebin ve dinin temsilcisi karşısında mümin cemaatin duruş çizgileri çok net kurallar ve adaplarla belirlenmişti. Ses tonlarında yürüyüş ve oturuşlarına kadar iktidar otoritesi ve yönetilen konusu ayrıntılı kurallara sahipti. Şüphesiz daha az olan iktidar ve devletin kendini hissettirmesi açısından otoritelerinin bu yönlü tesisi anlaşılırdır. Meşruiyet araçları, eğitim ve buna göre hizmet sunarlardı.

Burjuvazinin (orta sınıf) tarihte belki de ilk defa bir orta sınıf olarak devletleşmesi, iktidar ve devletin konumuna büyük değişiklik getirmiştir.

Avrupa uygarlığındaki iktidar ve devlet otoritelerinde meydana gelen köklü dönüşümün farkı, giderek hızlanacak biçimde toplumun tüm gözeneklerine sızma ihtiyacı duymasıdır. Bunda iki temel etkenden bahsetmek mümkündür. Birincisi, sömürülen kitlenin büyümesidir. Yönetim büyütülmeden sömürü gerçekleşemezdi. Büyüyen sürünün çok çobana ihtiyaç duyması gibi, devlet bürokrasisinin şişmesi bu olgunun açık kanıtıdır. Buna yönetimin devasa büyümüş dış savunmasının iç toplumu bastırma payını da eklemek gerekir. Savaşlar her zaman bürokrasi doğurmuştur. Ordunun kendisi en büyük bürokratik örgüttür. İkinci etken, toplumun artan bilinci ve direnmesidir. Gerek Avrupa toplumunun sömürüyü derinden yaşamamış olması, gerek sürekli direnmesi, iktidar-devlet inşalarını hacimli kılmaya zorlamıştır. Burjuvazinin aristokrasiyi işçi sınıfının her ikisine karşı mücadelesi, Avrupa da iktidar ve devlet inşasını derinleştirmeye zorlamıştır. Burjuvazinin (orta sınıf) tarihte belki de ilk defa bir orta sınıf olarak devletleşmesi, iktidar ve devletin konumuna büyük değişiklik getirmiştir. Toplumun içinden doğan bir kitlenin devletleşmesi, dolayısıyla artan iktidar olayı kendisine toplum içinde örgütlemek zorunda bırakmıştır.

Toplumda devlet ve iktidar ne kadar büyürse, bu o kadar iç savaşlar demektir.

Burjuvazi kendini dıştan iktidar ve devlete hükümran kılmayacak kadar büyük bir sınıflaşmadır. Kendini devletleştirdikçe, içte toplumsal çatışma içerisinde bulanacağı açıktır. Sınıf çatışması denen olgu bu gerçeği açıklar. Burjuva ideolojisi olarak liberalizm, bu soruna çözüm bulmak için bin dereden su getirir. Fakat geçen sürede yaşanan, devlet ve iktidarın daha da büyümesi ve bürokratik kanserleşmedir. Toplumda devlet ve iktidar ne kadar büyürse, bu o kadar iç savaşlar demektir. Avrupa toplumunda gelişen en temel sorun baştan itibaren bu nitelikte olmuştur. Büyük anayasa, demokrasi, cumhuriyet, sosyalizm, anarşizm mücadelesi iktidar ve devletin oluşum tarzıyla yakından bağlantılıdır. Günümüzde doğru bulunan en gözde çare, kesin anayasal kurallara bağlanmış temel insan hakları, hukukun üstünlüğü ve demokrasidir. Kalıcı bir çözümden ziyade devlet ve toplumu iktidar üzerinde uzlaşmaya zorlayarak, eskinin büyük kavgalı dönemini aşmaya çalışmaktadır. İktidar ve devlet sorunu çözümlenmemiştir. Sadece sürdürülebilir bir konuma taşınmıştır.

Daha yakından bakınca, milliyetçilik, cinsiyetçilik, dincilik, ve çeşitli bilimciliklerle toplum, iktidar ve devletin iç içeliği geliştirilerek, yani ”Herkes hem iktidar hem toplumdur, hem devlet hem toplumdur” paradigmasına çekilerek,ulus-devlet sürdürülmeye çalışılmaktadır. Böylece içte sınıf savaşı bastırılıp, dışa karşı savunma pozisyonu hep açık tutularak, burjuva ulus-devletin çözümü bulunmuş varsayılmaktadır. Dünya çapında denenen sorun çözmekten ziyade bastırma yöntemini en belli başlısı bu olmaktadır. Ulus-devletin kendisinin azami devlet ve iktidar olmasının faşizm niteliği en açık biçimde Alman faşizminde gözlemlendi.

Ulus-devlet kesinlikle burjuva sınıf etiketini taşır. O sınıfın devlet modelidir.

Ulus-devletin ilk örneği Hollanda ve İngiltere’nin İspanyol imparatorluğuna karşı direniş sürecinde kendini gösterdi. Ulus-devlet tüm toplumu dış güce karşı seferber ederek meşru gerekçesini yaratır. Ulusal toplum olma doğrultusunda başlangıçta nispeten olumlu öğeler taşımaktaydı. Ama daha doğuşundan sınıfsal sömürü ve baskıyı perdeleme görevi gördüğü açıktı. Ulus-devlet kesinlikle burjuva sınıf etiketini taşır. O sınıfın devlet modelidir. Daha sonra Napolyon seferleri bu modeli Fransa’da daha da güçlendirerek, Avrupa çapında yaygınlaşmasına yol açtı. Alman ve İtalyan burjuvazisinin feri kalmış olması ve birlik konusundaki zorlukları daha milliyetçi politikaları getirdi. Dıştan işgal, içten aristokratik ve işçi sınıfından gelen direnişler burjuvaziyi aşırı şoven, milliyetçi devlet modeline zorladı. Yenilgi ve bunalım, Almanya ve İtalya başta olmak üzere, birçok ülkeyi ya sosyal devrim ya da faşizm ikilemin çekti. Kazanan faşist devlet modeli oldu. Belki Hitler, Masollini ve benzerleri yenildi; fakat sistemleri kazandı.

Faşizm, bir devlet biçimi olarak, her zaman burjuva liberalizminin baş köşesinde bir yere sahiptir. Doğal olarak ne devlet toplumlaşır, ne de toplum devletleşir.

Ulus-devlet, öz itibariyle toplumun devletle, devletin toplumla özdeşleşmesi olarak tanımlanabilir ki, faşizmin tanımı da budur. Doğal olarak ne devlet toplumlaşır, ne de toplum devlet olabilir. Olsa olsa topyekûncu (totaliter) ideolojilerin safları böyle olabilir. Bu sloganların faşist niteliği bilinmektedir. Faşizm, bir devlet biçimi olarak, her zaman burjuva liberalizminin baş köşesinde bir yere sahiptir. Bunalım dönemlerinin yönetim biçimidir. Bunalım bünyesel olduğundan, yönetim biçimi de bünyeseldir. Adı ulus-devlet yönetimidir. Finans kapital çağının bunalımının zirve yapmasıdır. Günümüzde küresel zirve yapan kapitalist tekelin devletin de en gerici zorba döneminde genel olarak faşisttir. Her ne kadar ulus-devletin çöküşünden bahsediliyorsa da, yerine inşa edilenin demokrasi olacağını iddia etmek safdillik olur. Belki de hem makro küresel, hem mikro yerel faşist siyasi oluşumlar gündemdedir. Ortadoğu, Balkanlar, Orta Asya ve Kafkasya’da olup bitenler dikkat çekicidir. Latin Amerika ve Afrika yeni deneyimler arefesindedir. Avrupa ulus-devlet faşizminden evrimle çıkış peşindedir. Rusya ve Çin’in ne olacağı belli değildir. Süper hegemon ABD her devlet biçimiyle alışveriş halindedir.

Açık ki iktidar ve devlet sorunu en ağır dönemlerinden birini daha yaşamaktadır. Ya demokratik devrim, ya faşizm ikilemi gündemde en can alıcı önemini korumaktadır. Sistemin tüm bölgesel ve merkezi BM örgütlenmesi işlevsel olamamaktadır. Finans-kapital tarihinin en küresel döneminde zirve yaparken, bunalımı en çok azdıran sermaye kesimi rolündedir. Finans-sermaye tekelinin siyasi-askeri karşılığı topluma karşı yoğunlaştırılmış savaştır. Birçok dünya cephesinde yaşanan geçeklik budur. Dünya sisteminin yapısal bunalımdan hangi siyasi ve ekonomik oluşumların çıkacağı kehanetle değil, entelektüel, siyasi ve ahlaki çalışmaların düzeyi ile belirlenebilir.

Toplumun politik ve ahlaki dokusu paramparça edilmiştir. Yaşanan, soykırımdan da ağır bir toplumsal olgu olan ‘toplumkırımıdır’. Sanal toplum, toplum kırımının başka bir biçimidir.

Kapitalist modernitenin en sanal sermaye tekeli olarak finans-kapital çağında, toplum tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar dağılmayla karşı karşıyadır. Toplumun politik ve ahlaki dokusu paramparça edilmiştir. Yaşanan, soykırımdan da ağır bir toplumsal olgu olan ‘toplumkırımıdır’. Sanal sermayenin medya egemenliği, 2. Dünya Savaşı’nda daha ağır bir toplum kırımı yürüten silah konumundadır. Milliyetçilik, dincilik, cinsiyetçilik, ilimcilik ve sanatçılık (spor, dizi vb.) toplarını yirmi dört saat boyunca topluma kustururcasına vuran medya silahı karşısında toplum nasıl savunabilir?

Medya da bir nevi ikinci analitik akıl gibi toplum üzerinde işlevseldir. Nasıl ki analitik akıl kendi başına iyi veya kötü değilse, medya da kendi başına nötr bir araçtır. Her silah gibi rolünü kullanan belirler. Hegemonik güçler her zaman en etkili silahlara sahip oldukları gibi medya silahının da hakim gücüdürler. Medyayı ikinci analitik akıl gibi kullandıklarından, toplumun direnme gücünü etkisizleştirmede çok etkilidirler. Bu silahla sanal toplum inşa ediliyor. Sanal toplum, toplum kırımının başka bir biçimidir. Ulus-devleti de toplum kırımının biçimlerinden bir saymak mümkün olmaktadır. Her iki biçimde de toplum kendisi olmaktan çıkarılıyor, yönlendirilen tekelin bir aracına dönüştürülüyor. Toplumsal doğayı basite almak çok tehlikeli olduğu gibi kendisi olmaktan çıkarmak da sınırını belli olmayan tehlikelere açık tutmak anlamına gelir. Finans-sermaye gibi sanal tekel çağı da ancak kendisi olmaktan toplumla var olabilir. İkisinin aynı dönemde ortaya çıkması rastlantı olmayıp, birbirleriyle bağ içindedir. Ulus-devletin kendisi olmaktan çıkmış (kendisine ulus devlet sanan) toplumuyla medyanın baştan çıkardığı toplum, tam anlamıyla yenik toplumdur ve enkazından başka şeyler inşa edilmektedir. Böylesi bir toplumsal çağı yaşadığımızdan kuşku duyulamaz.

Günümüzde sorunlar eğer tüm bilimsel güce rağmen sürekli büyüyor ve kanserleşiyorsa, o zaman ‘toplumkırım’ sadece varsayım değil, gerçek bir tehlike demektir.

Sadece en sorumlu toplumu yaşamıyoruz, bireyine de hiç bir şey vermeyen toplumda yaşıyoruz. Yaşadığımız toplumlar sadece ahlaki ve politik dokularını kaybetmiş değiller, varlıkları da tehdit altındadır. Sorun değil, kırım tehlikesi yaşıyorlar. Eğer günümüzde sorunlar tüm bilimsel güce rağmen sürekli büyüyor ve kanserleşiyorsa, o zaman ‘toplumkırım’ sadece varsayım değil, gerçek bir tehlike demektir. Ulus-devlet iktidarının toplumu koruduğu iddiası ise, en büyük yanılsamayı yaratıp tehlikeyi adım adım gerçek kılıyor. Toplum sadece sorunlarla değil, kırımla karşı karşıyadır.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.