Kendin Olmak… XWEBÛN

0

 

Yaşam sadece ikilemlerden mi ibarettir yoksa bu varlığın bir gerekçesi midir? Ya da bu ikilemler sürekli bir birini yok etmek üzerinden mi kendisini var ederler? Bu, sosyal bilimlerde önemli bir tartışma konusudur. Yaşamın anlamı ve ikilemler tartışılmaya devam ediyor. Fakat şu bir gerçek olarak görünür, henüz yaşamın anlamı mutlak olarak ifadelendirilmiş değildir.

Charles Fourier “toplumsal ilerleme ve tarihsel devir değişimleri kadınların özgürlüğe doğru ilerleyişiyle orantılıdır ve toplumsal düşüş kadınların özgürlüğündeki azalma sonucunda gerçekleşir” derken kadının özgürleşme sorununun toplumun özgürleşme sorunuyla bağlantılı olması gerçeğini çok iyi gün yüzüne çıkarmıştır.

Kadın kendi var oluşunu, kendisi olmayı sadece bedensel özelliklere sığdırmamalıdır. Bedenin diriliği, güzelliği, canlılığı ruhun yansıması olarak ifadelendirilse de diğer taraftan da şunu unutmamak gerekir ki an gelir ki bedenler ruhları da hapsederler. Bu nedenle sistemin entegre ettiği cinsellik yerine, bedenin ruhu özgür bırakabileceği sağlığı inşa etmek daha güçlü iradelerin ortaya çıkmasına neden olur.

Kimlikler kendilerinden boşanır ve sisteme ait kılınır. Onun dışında olanlar anormal görülür. Normal olan sistemi kabul edenlerdir. Geriye kalanlar, marjinal olanlar, anormaller, patolojiklerdir. İşte bu noktada köklü bir birey olma mücadelesini yürütme zorunluluğu ortaya çıkıyor. Sistemin sanatını, kültürünü, sporunu kabul etmek yerine toplumsal kültür, sanat ve spor etkinlikleri kişilik inşasında önem kazanıyor. Her üçü de bireyin ve toplumun estetik gelişimi açısından önemli oluyor.

SAHİPLİK DEĞİL KENDİNE AİTLİK, KENDİNLİK

“Bireyin yitip gitmekte olduğu ortam, aynı zamanda ‘her şeyin mümkün’ olduğu bir azgın bireycilik ortamıdır” – Adorno 1

Yaşanan toplumsal sorunların kökeninde kadın ve erkek ilişkisi vardır. Özne-nesne, idealizm-materyalizm, iyi-kötü, şeytan-melek, aydınlık-karanlık gibi ikilemleri belirleyen inşa edilmiş kadınlık ve erkekliktir. İşte bu ikilemlerin karşıtlık temelinde inşası ve tanımlanmasına ihtiyaç vardır. İktidar ve hegemonyanın toplumsal ilişkilerde üretilmesinin önüne geçmek, bu ilişki sisteminin yeniden tanımlanması, özgür, ahlaki ve estetik temelde yeniden inşası ile mümkündür. Kadın ve erkek arasında oluşturulmuş sınırların tanımlanması ve neden ihtiyaç duyulduğunu iyi ortaya koymak gerekir. Belirlenen ikilemlerin ne için ve nasıl kullanıldığı tanımlandıkça anlamsızlığı ortaya çıkarılabilir. Tabi bu durum tersinden de yorumlanma gücünü de geliştirir. Bu da bir ikilemdir. Bazen tanımlananlar, tersinden yorumlanıp iktidara çok daha iyi hizmetin de önünü açabilir.

Yaşam sadece ikilemlerden mi ibarettir yoksa bu varlığın bir gerekçesi midir? Ya da bu ikilemler sürekli bir birini yok etmek üzerinden mi kendisini var ederler? Bu, sosyal bilimlerde önemli bir tartışma konusudur. Yaşamın anlamı ve ikilemler tartışılmaya devam ediyor. Fakat şu bir gerçek olarak görünür, henüz yaşamın anlamı mutlak olarak ifadelendirilmiş değildir. Böyle olmasa da özgür, ahlaki ve estetik bir yaşam ihtiyacı birçok kişi, grup, cemaat tarafından dillendirilmektedir. Yaşamın nasılı ise paradigmal anlamda oluşturulmaya çalışılır. Demokratik, ekolojik ve cinsiyet özgürlükçü paradigmadan beslenerek kavram ve kuramsallığını inşa eden PKK ve PAJK açısından ise başat durumda olan, kadın özgürlük sorununun çözümüdür.

İşte burada da yer yer tartışmalar açığa çıkmaktadır. Kadın özgürlük sorunu derken sanki sadece kadının özgürleşme sorunu varmış gibi bir algıya da gidilebilmektedir. Sorunun can damarı da burada yatmaktadır. Bir toplumsal yapıda kadın özgürleşme sorunları varsa eğer tüm toplumsal dokuda özgürlük ciddi bir sorun olarak durmaktadır. Charles Fourier “toplumsal ilerleme ve tarihsel devir değişimleri kadınların özgürlüğe doğru ilerleyişiyle orantılıdır ve toplumsal düşüş kadınların özgürlüğündeki azalma sonucunda gerçekleşir” derken kadının özgürleşme sorununun toplumun özgürleşme sorunuyla bağlantılı olması gerçeğini çok iyi gün yüzüne çıkarmıştır.

Tarihsel toplumda yaşanan kırılmalar her gün katlanarak ilerlemiştir. Günümüze gelindiğinde ise kadın olmaktan çıkarılmış bir kadınlık ve her yerinden iktidar dökülen erkeklik inşa edilmiştir. Bu inşa ediliş toplumsal savaş halini yeniden yeniden üretirken, toplumu sayısız şiddet, ölüm, yok etme ve kırımlarla yüz yüze bırakmıştır. Yaşanan toplum kırımdan en çok etkilenen kadınlardır. Sadece zihinsel olarak yok olmalarla karşılaşmayarak günlük olarak ölümlerle karşı karşıya kalınırken, ne inşa edilmiş kadın ne de inşa edilmiş erkek olarak yaşamak mümkün görünmektedir. Deyim yerindeyse gırtlağına kadar ölüm dağıtan, her kelimesinden şiddet ve militarizm akan bir ilişki sistemi ile yaşamaya mecbur kılınmıştır.

Toplumsal her alan şiddet, iktidar ve hegemonya üretir hale dönüştürülmüştür. Bu üretim biçimini ise belirleyen kadın ve erkek arasındaki ilişki sistemidir. Olguculuğun en sağlam dayanaklarından biri de toplumsal cinsiyetçiliktir. Gözle görülür elle tutulur en somut ilişki olarak hegemonik anlamda inşa edilen kadınlık ve erkeklik toplumun tüm dokularına yayılmış ve bu bir model olarak işlenmiştir. Toplumsal doğanın bozulmasını sağlayan bu başat alanda yapılacak tüm değişiklikler toplumsal özgürlüğün inşası açısından da önem taşımaktadır.

Peki, bu durumda mevcut erkek ve kadın, ortak yaşamı gelişebilir mi? Bu soru sosyal bilimciler açısından önem taşımakla birlikte tüm toplumu ilgilendiren bir soru olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu sorunun en sade yanıtı kapitalist modernitenin sunduğu yaşam imkânlarının ötesine taşınmayacak bir yaşam sunulmaktadır. Başka bir dünya mümkün değil midir? Başka bir dünya mümkün olmanın da ötesinde yaşandı, yaşanıyor ve yaşanacaktır. Tabi eğer bir tercih olarak bu yaşamdan artık sıkıldıysak, böyle yaşamak istemiyorsak başka bir yaşamın mümkünlüğünü kendimiz inşa edebiliriz. İşte bu tercihi yapanlar açısından özgür irade ile inşa edilmiş kadınlık ve erkeklik nasıl oluşacak, gelişecek sorusu önem kazanıyor?

Şunu ifade etmekte fayda var ki toplum, iktidar, hegemonya, devlet ve bunların yekûnu olarak erkek başatlığı olmadan da toplum vardı. Ve toplum-yaşam bu kadar savaş hali değildi. En azından şimdiye kadar ortaya çıkarılan tarihsel verilerde böyle bir durumun olmadığı ifadelendiriliyor. Bununla birlikte ikinci doğa olarak tanımlanan toplum, evrende var olan tüm canlı türlerinin de içinde bulunduğu çok esnek ve gelişkin zekâ düzeyi ile tüm diğer canlılardan farklı bir yapısallığa ve anlamsallığa sahiptir. İşte bu zekâsının feyzini ise ortak yaşam değerleri, kültür ve bunların tümü olarak ahlakından alır. Yoksa tanrının sadece kendisine biricik olan birey, erkek, erk olması üzerinden değildir. Zekâsının farklılığı toplumsal akış gücünden gelir.

Toplumsallığı tarihin insana bahşettiği esnek zekanın akışı olarak tanımlamak yerinde olacaktır. İşte bu esnek zekâ toplumsal yaşama akış sağlayamadığında iktidar ve hegemonyanın denetiminde kaldığında çok korkunç sonuçlara doğru evrilmektedir. Bu evriliş erkeğin kadın üzerindeki hâkimiyetine doğru evrilmiştir. Durumu tersine çevirmek için ise içinde bulunduğumuz toplumsallığın inşa ettiği her türlü kadınlık ve erkeklik kimliklerinden sıyrılmak gerekir.

Kendinsizlik Özgür Kadınlık Ve Erkekliği Öldürmüştür

Toplumsal kimliklerin oluşumu ve inşası açısından tarihin yeniden anlamlandırılması, önem kazanır. Çünkü tarih, erkeğin tarihi olarak yazılmıştır. Hatta bu konuda feminist epistemolojinin idea ettiği gibi his story (tarih olarak tercüme edilen özünde erkeğin hikayesi anlamına gelen sözcük) olarak işlemiştir. Her yerde, erkeğin son sözü söylediğinin, esas özne olarak işlevselleşenin de erkek olduğunun tersini idea etmek günümüz koşullarında dahi çok büyük bir yanılgı olacaktır. Ortaya çıkan tarihin bir yazgı olmadığı bu yazgının değişebilirliği yerine tüm kölelik söylem ve eylemlerinden sıyrılmış kadınlık ve erkekliğin inşasını geliştirebilmek gerekir. Çünkü köle olan sadece kadın değildir, erkektir de. Kendi kimliğinden sıyrılmış, kendi kendisinden çıkarılmış birey kimliği aynı zamanda erkeği de kapsamaktadır. Şimdiki hal içinde ne kadınlıktan ne de erkeklikten bahsetmek mümkündür. Sporun, sanatın ve seksin sektörelleştirildiği, kültür endüstrisi çerçevesinde gelişen bir kimlikten bahsederken ne kadını ne de erkeği doğal kalmıştır. Yer yer yaşamda “bu benim doğal halim, neden müdahale ediliyor” biçiminde ifadeler gelişmiş olsa da kültür endüstrisinin altında insan doğallığından bahsetmek mümkün değildir.

Ortaya çıkan kadınlık kimliği daha çok küçük yaşlarda ezik, bastırılmış, itaatkâr ya da tam tersinden dominant, bastıran, küçük gören, deyim yerindeyse erkek gibi kadındır. Bir ikilem de kendi içinde yaşatılır kadına. Bu statü o zihinlerde yer eder ve gerçekten bu belirlenen sınırların dışına çıkabilmek için her anı yoğun bir mücadele ile doldurulmaz ise kişi erkeğine hazırlanan bir kadın olarak varoluşunu inşa eder. Dışarıdan inşa ettirilen bir kimlikten bahsediyoruz. Böylesi bir kadın kimliği inşa edilir ve kendine ait olmayan bir kimlik piyasaya sunulur.

Toplumsal hanelerin hepsinde nasıl bir kadın, kız olunması gerektiği öğretilirken, erkeğin başından da benzer bir öykü geçer. Nasıl ki Müslümanlıkta isim konulduğunda kulağa ezanla birlikte bebeğe verilecek isim üç kez okunursa, erkeklik de bu biçimi ile sürekli çocuğa ezberletilir. Aile bunun için en iyi hanedir. Buradan başlayan erkeklik, tüm hanelerde nasıl konumlanman gerektiğine, kadınla nasıl ilişkileneceğine kadar her şey hazırlanmıştır. Tam bir acil sağlık çantası gibi kadınla ilişki düzlemi çantası her erkeğin yanında bulundurulur. İşte soru burada başlıyor, kadınla yoldaşlık, özgür eşlik, ortak yaşamın gereklilikleri olan demokratik, ahlaki, estetik ve özgür yaşamı nasıl inşa edeceğiz?

Toplumsal yaşamın inşa edilişine yeniden göz atmakta fayda var. İnsan dediğimiz varlık öğrenir, öğretir ve bunlar doğrultusunda yaşar. Çevresini gözler, takip eder, kendisinden önce gidilen köylere gider ve bu köyleri nasıl yaşayacağına kendisi karar verebilir. Ama eğer kendisine ait ise bunları yapabilme gücüne sahiptir. Özgür iradesi ile yaşama katılırsa yaşadığı haneleri, köyleri, kentleri, eyaletleri ve dünyayı özgür yaşam alanlarına dönüştürebilir.

Virginia Woolf, kendine ait olmaya, kendisi olmaya dair belirlemeler yapmaktadır. “Erkeklerin kadınlara bıkıp usanmadan tekrarladıkları ezeli ve ezici bir soru vardı; ‘bizler kadar düşünme yeteneğiniz olduğunuzu ileri sürüyorsunuz. Madem öyle neden Shakespeare gibi bir deha çıkaramadınız?’ ” İşte Virginia Woolf bu “yakıcı” soruya, tarihsel ilişkilerin köklerine inip kütüphane raflarında şöyle bir gezindikten ve de kısa bir kadın edebiyatı tarihçesi çıkardıktan sonra esaslı bir yanıt getiriyor. Ve şöyle sesleniyor kadınlara “para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!”2

Gerçi Woolf 19. yüzyılın başlarında yaşıyordu ve yaşadığı süreç içerisinde kadının kendisi olabilmesi için erkekle eşit vatandaşlık biçimindeki hukuksal talepler daha çok gündemdeydi. Bir de çok açık ve belirgin olarak eğitim imkanlarından kadının faydalanmaması için kurallar, kaideler ve yasalar vardı. Bugün bunlar pek aşılmış değil. Belki açıktan yasalar ile kadının eğitimi önünde engeller yok. Hatta tersinden dünyanın belli ülkelerinde kadının okuyabilmesi için belli yasalar oluşturulmuş. Fakat zevahiri kurtarmak adına inşa edilmiş olan yasalar ile kadın ve erkek eşitlenmeye çalışılır. Oysa sorun eşitlenme sorunu değildir. Çünkü en genel haliyle mevcut erkeklik inşa edilmiş devasa bir iktidar mekanizmasıdır. Kadını da bu mekanizma haline dönüştürmek gibi bir talep içine almak, modernitenin en geniş katılımlı iktidar ve hegemonya sarmalına hapsetmek olur.

Bugün bile parasal anlamda kadın, erkekten çok daha az koşullara sahiptir. Kendine ait olabilmenin, kendini, kendin olarak inşa etmenin başatlığını, halen ekonomik alan oluşturmaktadır. Varoluşun üç temel gerekliliğinden biri beslenme. Bu tüm varlıklarda olduğu gibi insanda ekonomi olarak sistematize ediliyor. Kadın halen karnını doyurabilmek için herhangi bir -baba, koca, ağabey, sevgili, nişanlı gibi birinci dereceden olan- erkeğin eline bakıyor. Bu noktada bağımsızlık, kendi ayakları üzerinde durabilme iradesi kadın tarafından örgütlenmediği müddetçe, kendisi olarak, düşünce ifade etmenin pek bir anlamı yoktur. İfade etse bile ederi yoktur. Bağımsızlık söylemini de küçük burjuva ölçüler çerçevesinde inşa edilmiş bağımsızlık anlamında ele almamak önemlidir. Çünkü toplumsal bir varlık olarak insandan bahsediyoruz. Simbiyotik anlamda bir birini var eden bağımlılık ilişkileri irade kıran, dominantlık yaratan bir yaklaşım üzerinden inşa edilmez. Toplumun, bireyin doğal hali içerisinde ele alabileceğimiz bağımlı, ama özgür irade temelinde bir bağımlılık. İşte kadının da erkeğin de ilişki sisteminde daha çok birbirini tanıyan, besleyen, öz iradesine saygı ile yaklaşım esas olmak durumundadır. Ve onun öz iradesini bozma, kötürümleştirme temelindeki her türlü yaklaşım, dile geliş ve eyleme geçiş baskın olma istemidir. Kadının da erkeğin de geliştireceği bu tür durumlar ilişkinin sorgulanması gereken durumlardır.

Gökyüzü Mavi Kalamayacaksa…

Diğer bir var oluş durumu de üreme alanıdır. İnsanda ise bu alan daha çok cinsellik olarak tanımlanmış ve bu temelde inşalara gidilmiştir. Kadınlığın ve erkekliğin iktidarcı ve hegemonik inşası daha çok bu alanda komplike hale gelmiştir. Günümüz koşullarında ele alırsak, insan varlığının üreme gibi bir sorunu olmadığını görürüz. Eldeki veriler nüfus fazlalığı, varoluş sorunlarını daha da yükselttiği bir durumu gösteriyor. Bu denli nüfusun artışı, mahşerin atlılarının uğrayacağı günlerin pek yakın olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla şunu çok net ifade etmekte fayda var: İnsan canlısı yok olmayla karşı karşıya değil, yok etmeyle karşı karşıya. Sorun, üremeyi anlağa oturtabilmededir.

Kadının kadınlığını sadece doğurganlığı ve doğurmasıyla kanıtlamak, ifadeye kavuşturmak büyük bir yanılgıdır. Günümüz koşullarında kadının kendisine aitliği, kendisi olması ne kadar az doğurma ile anlamlandırılıp pratiğe kavuşursa o kadar sağlıklı sonuçlar ulaşılmış olur. Kendine ait olmak aynı zamanda varoluşunu diğer canlıların varoluşuyla da bağlantılandırmaktır. Gökyüzü mavi kalamayacaksa benim varoluşumun anlamı nedir? Elmayı GDO’suz yiyemeyeceksek, çocukların olması neye yarar. Gerçek toprağa dokunamayacaksa, koyunu koyun olarak, ineği inek olarak bilmeyeceklerse ve binlerce çeşit çiçek kokusu hissedilmeyecekse yeni nesillerin olması neye yarar? İşin ironisi bir yana kendin olabilmeni sağlayan şartlardan biri de içinde yaşadığın dünyanın varlığıdır. Kendi varlığını sürdürebilmenin temel şartı üçüncü doğa olarak tüm varlıkları koruyabilip üremesini sağlamak gerekir.

Bunlara ek olarak -temel olarak demek daha doğru olur- kadının doğurganlık uzuvları ve bu yeteneği erkek edebiyatının başat konusu olmaktan çıkarmak da büyük bir çabayı gerektirir. Başta erkek sohbetlerinin, erkek edebiyatının ya da sahte sanatının konusu olmaktan çıkarmak tüm toplumsallığı ilgilendirir. Kadın, tekil bir kavramlaştırma ve ya yapısallık değildir. Toplumsaldır. Bir taraftan kadının eril sohbetlere konu edilmesi, komedi malzemesi yapılması, bedeninin her bir uzvuna dönük küfürler savrulması, hakaret edilirken diğer taraftan “birlikte yaşayacağız ya da yaşıyoruz” demek en büyük sahtekarlıktır. Ortak yaşamın temel gerekliliklerinden biri etik, estetik ve ahlak ortaklığıdır. Bunların olmadığı bir toplumsallıkha kadının ve erkeğin kendine ait olması beklenemez. Olsa olsa erkek egemenlikli sistemi her gün üreten insancıklardan bahsetmek mümkün olabilir.

Her canlı varlığın, beslenme, sonsuzluk istemi ve savunma istemi varoluştan gelir. İnsan toplumsallığında bu olgu yaşanan kırılmalar sonrasında yeniden inşa edilmiş ve ahlaki politik toplum dokusu olarak işleyen savunma mekanizmaları militarizme dönüştürülmüştür. Her türlü erkeklik söyleminin kurumlaştığı, güç (!) formu olarak şekillenmiştir. Tüm canlılarda, var oluşunu sürekli kılmak için müthiş bir çaba vardır. Bu çaba insan toplumsallığında zaman zaman müthiş acılar, gözyaşları, şiddetlere maruz kalır. Çünkü erkek iktidarının zirveye ulaştığı an, militarizmin zirveye ulaştığı andır. Militarizmin her söylemi kadına karşı küfürler, hakaretler zemininden beslenerek ilerler ve gelişir. İlk gece yaşanan zafer edası, erkekliğin saldırı anı olarak tasvir edilir.

İnsan toplumsallığında yaşanan bu savaş durumu ile bireyin kendisine ait kalması mümkün değildir. Kendi var oluşunu başkalarının yok oluşu üzerinden kurgulayan her türlü savaş, savunma savaşı dışında tutulmalıdır. Bilinen savaş mekanizmalarından tutalım, günlük ilişkilerde yaşanan her türlü çatışmaya, çelişkiye kadar da bu böyle ele alınmak durumundadır. Kıyaslamak gerekirse sanırım toplumsal doku ve kurumlaşmaların içerisinde kendisini en güçlü koruyanlardan birisi de kadındır. Militarizm, temel hedefi olarak kadın kırımını gerçekleştirmesine rağmen kadının ayakta durma mücadelesi her dönem gelişmiştir. Bunun yöntemleri farklı farklı olmuş olsa da bugün eğer ahlaki politik toplumun nüvelerinden bahsedebiliyorsak bu da kadının direnişçi karakteri ve kültürel akışkanlığının bir ürünüdür. Diğeri hiç sesi çıkmayan, egemenlik karşısında tam itaati sağlayan bir toplumsal yapı ortaya çıkmış olurdu ki böylesi bir durumdan bahsedemiyoruz.

Başkasına Değil Kendi Kendisine Ait Olmak…

En genel haliyle toplumsallığın içinde bulunduğu durumun, birey kimliğinin inşasında ne kadar önemli olduğunu vurgulayamaya çalıştık. Bir de kadının var oluşunu sürdürebilmesi ve birey kimliğini inşa edebilme sorunları duruyor. Başkasına ait olmadan, kendi kendisine ait olmak… Erkeğin dört bir tarafını sardığı bir toplumsal yapı içerisinde kadının bir kimlik olarak kendisini var edebilmesi çok köklü mücadeleleri gerektirir. Neredeyse attığı her adım, topluma yedirilip içirilen namus anlayışı çerçevesinde ele alınırken nasıl kendine ait olunabilecek? Olunsa bile mevcut toplumsallık içerisinde ne kadar kabul görecek, ne kadar yalnızlaştırılacak veya gıybeti kırılacak? İşte belki de birçok kadını, birçok kararından alıkoyan düşüncelerin başında da bu geliyor. Çünkü mevcut toplumsallığın birçok şeyi çalınmış, iktidarın ve hegemonyanın her türlü denetimine tabi kılınmıştır. Topluma sadece her türlü iktidarını sergileyebileceği kadın bahşedilmiştir. Nasıl bir toplumsal doku olursa olsun örnekler, modeller yaşam tercihlerini belirliyor. Olguculuk, sadece somuta asılı kalma, çok köklü yaşanıyor. Dolayısıyla devletin uyguladığı iktidar ve hegemonya her an kadına karşı uygulanıyor. Erkeğin elinde tek malı olarak kadın kalmıştır. Bu durumun değişmesi için oldukça güçlü imkanlara da sahibiz. Şu an önümüzü çok daha iyi görebiliyoruz. Toplumsal direniş mücadelelerinin deneyimlerle dolu bir tarihi var. Bu deneyimler sonucu ortaya çıktı ki kadın özgürlüğü önemsenmediği müddetçe, kadının kendi kimliğinin inşası için örgütlenmelere gitmedikçe başarılı olmaları da mümkün değildir.

Toplum yaşam açısından en önem kazanan noktalardan biri kadının sadece cinselliğiyle ele alınmamasıdır. Bu sadece erkek açısından geçerli olan bir durum değildir. Aynı zamanda kadın açısından da geçerlidir. Kadın kendi var oluşunu, kendisi olmayı sadece bedensel özelliklere sığdırmamalıdır. Bedenin diriliği, güzelliği, canlılığı ruhun yansıması olarak ifadelendirilse de diğer taraftan da şunu unutmamak gerekir ki, an gelir bedenler ruhları da hapsederler. Bu nedenle sistemin entegre ettiği cinsellik yerine, bedenin ruhu özgür bırakabileceği sağlığı inşa etmek daha güçlü iradelerin ortaya çıkmasına neden olur. Bir de bunun üzerine bilinç düzeyinin yükseldiği bir düşünce, kendi iradesini başkalarına bağımlı olmadan alınan kararlarla güçlendirirse birey, o zaman sisteme en güçlü karşı duruş da sağlanmış olur. Sistem sınırlarında öğretilmiş insan cinselliği, felsefik yaşamın önüne geçer. Kadının da öğretilmiş cinsellik sınırlarında seyretmesi, her an arzu edilir kadın olmayı beraberinde getirir ama işte bu da Rêber Apo’nun belirttiği gibi dişi panterliktir. Dişi panterlik olmak ise ahlaki politik toplum içindeki birey olmayı değil, toplum karşıtı bireyciliği inşa eder. Kadının, her an özgürlük üreten bir dili, düşüncesi ve eylemi ile çekici hale gelmesi hem kendisine ait olan birey kimliğini hem de güçlü bir toplumsallığı ortaya çıkarır. Erkeğin salt cinsellik temelli gireceği ilişki biçimlerini kabul etmek de kişinin kendi yaşam kapasitesini gösterir. Bilinen deyim ile aynası iştir kişinin. Eylemimiz neyse oyuzdur.

Erkek açısından da geçerli olan durum budur. Cinsel gücü ve çekiciliği inşa etmek yerine, sistemin inşa ettiği erkek olmaya karşı duruşu sergilemesi, birey kimliğini inşa etmesi açısından önemlidir. Kadına sadece cinselliği ile yaklaşmak, her halde evrende var olan, sadece üremek için birleşmeye giden erillerden pek farklı yaklaşmamak demektir. Oysa insan tüm canlıların toplamı olarak kendisini var etmiştir. Diğer canlılarla aynı değil, üstünlük ifade eden bir farklılık da değil, ama farklılıktır. Bu temelde erkeğin de kendisini birey olarak inşa ederken, aynılığı reddetmesi önem kazanır. İçselleşmiş kölelik ile yaşamını geçiştiren kadınlar da yaşadığımız toplumsallık içinde mevcuttur. Erkeğin kendisini toplumsal yaşamda bu tür ilişki sarmalları içinde tutması da eşitlenmeyi beraberinde getirir. Eğer gerçekten düşünsel, dilsel ve eylemsel anlamda öz irade ve öz güç mevcutsa bu tarz ilişkilere girmek yerine yoldaşlık daha sağlıklı sonuçlara götürür.

Kadını kendisine ait olmasını sağlayabilecek düşünsel gücü de kendisinde inşa etmesi önemlidir. Kadını teslim almaya çalışan, iradesine tasarruf koyan yaklaşımlar gelişmektedir. Bu sadece erkek tarafından da değil, erkeğe benzeşen kadınlar tarafından da sağlanıyor. İradesine, karar alma gücüne, taraf haline getirmeye kalkışan yaklaşımlar karşısında da direniş ve savunma halinde olmak gerekir. Bu durum sadece kadın açısından geçerli değil, erkek açısından da benzer durumlar geçerlidir. Yaşamsal kararlarımızı hangi doğrultuda veriyoruz? Kulağımıza fısıldanan, irademize ipotek koymak isteyenler doğrultusunda mı alıyoruz yoksa özgür irademiz ile ahlaki politik toplumun var oluşunu sağlayacak doğrultuda mı kararlar alıyoruz? Özgür birey kimliğini oluşturmak adına, kendimizi ne kadar felsefi bilinçle yetiştiriyoruz? Yaşamımızı özgür irademiz doğrultusunda mı inşa ediyoruz, yoksa kurumlaşmış erkeklik doğrultusunda mı inşa ediyoruz? Bu sorular hem kadın hem de erkek açısından geçerli olan sorulardır.

Erkeğin erkekle, erkeğin kadınla, kadının kadınla ilişkilerinde kıskançlık, üstünlük edası, küçümseme arzusu, küçümsendiğini hissetme duyguları, iktidarcı inşadan ileri gelir. “En”lik, “biriciklik”, “tek olma arzuları” bunlardan kaynaklı öfke, şiddet ve histeri patlamaları, toplumsal savaş halinin duygu inşalarıdır. Özgür, doğru, estetik ilişki biçimlerinde bu duyguların yeri yoktur. Bu duyguların olduğu zeminler ve zamanlar özgürlüğün katlinin yaşandığı momentlerdir. Bu momentlerden sıyrılmayan karakterler kendilerine ait olamadıkları gibi kurumlaşmış erkekliğe aittirler.

Aşkın Tekil Olduğu Söylenir, Oysa İnsan Toplumsaldır

Biriciklik ve teklik ele alınırken aşka da vurgu yapmak gerekir. Her aşkın tekil olduğu söylenir, oysa insan yaşamı toplumsaldır. Binlerce yıldır gelişen iktidar ve hegemonya da işte bu ilişkinin tüm toplumsallığa çarpık yedirilmesi değil midir? Aşkın hiç tekil olmadığını belirtmiyoruz, kişiye yaşattığı duygu dünyası, yaşama bakış açısında derinlik ve özgür yaşamda ısrarı daha da güçlendirmesiyle her bireyde düşünsel ve duygu dünyasında mutlaka farklılıklar vardır. Ama aşkın tekillikle sınırlı olduğunu söylemek büyük bir yanılgıdır. Aşkın özgür yaşam adına ve toplumsallığı geliştirecek yönde yaşanılması ve ilişkide özgürlük üretmesi kaçınılmaz olmalıdır. Diğeri sürekli köleliği besleyen statüleri üretmeye dönüşür ki zaten ahlaki politik toplum dokusunu da bozan buydu.

Egemen sistem bu konuda da örnekler, modeller yaratarak birey kimliğini ipotek altına alır. Özellikle kültür endüstrisi önemli bir rol üstlenmiştir. Kadın ve erkek karakterleri yaratarak, benzemeye ve benzeştirmeye çalışır. Sadece kadın-erkek ilişkileri ve kimlikleri üzerinden değil, erkeğin erkekle, erkeğin kadınla, kadının kadınla ilişkilerine modeller oluşturur. Ne giyeceğinden, nasıl yürüyeceğine, ne içeceğinden nasıl içeceğine, beden ölçülerine kadar kadının tüm organ yapısının erkekçe ölçüleri vardır. Egemen sistem her şeyde modeller oluşturur ve bunun için özel sektörler ve iş alanları açar. Diziler, filmler, haber merkezleri tv kanalları bunun için çalışır durur. Sanatın tüm çeşitleri birer insan üretim merkezine dönüşür. Kimlikler kendilerinden boşanır ve sisteme ait kılınır. Onun dışında olanlar anormal görülür. Normal olan sistemi kabul edenlerdir. Geriye kalanlar, marjinal olanlar, anormaller, patolojiklerdir. İşte bu noktada köklü bir birey olma mücadelesini yürütme zorunluluğu ortaya çıkıyor. Sistemin sanatını, kültürünü, sporunu kabul etmek yerine toplumsal kültür, sanat ve spor etkinlikleri kişilik inşasında önem kazanıyor. Her üçü de bireyin ve toplumun estetik gelişimi açısından önemli oluyor.

Dil ve edebiyat da sistemi sürekli üretmek zorunda bırakılmıştır. Git gide farklı etnik yapılardaki sözcükler doğal asimilasyonun ötesine taşınarak, aynılaşmaya doğru götürülüyor. Birçok etnisite doğayla girdiği ilişkiler ve kültürel öğe olarak dilini geliştirip, yaşamsal kılarken, egemen sistem dillerin bu özelliklerinden koparmak ve sıyırmak için özel çabalar sarf etmekte. Kürt dili bunun için çok iyi bir örnektir. Kürtçe, Kürt halkının toplumsallığıyla ve çevresiyle girdiği ilişkilerin bir toplamıyken, toplumsal dokusu bir taraftan sistem tarafından bozulmaya çalışılırken diğer taraftan da dil yok edilmeye çalışılıyor. Ait olduğu toplumsallığın dilini konuşamayan bireylerin ne kadar kendisine ait olduğu da çok tartışmalı hale dönüyor. Şu anki hal çarpık kişilikler ve karakterlerin inşasına çok açık bir toplumsal dokuyu oluşturuyor. Dilini bilmeyen, konuşamayan, öğrenemeyen bir toplumun bireyleri olarak farklı bir toplumsallığa zorla ait kılınırken kendin olmaktan bahsetmek biraz sorunlu oluyor.

Önder Apo kendine ait olmayı şöyle ifade ediyor.

“Kadına ilişkin mülkiyet anlayışımızı tamamen terk etmeliyiz. Kadın sadece ve sadece kendi kendisinin (Xwebûn) olmalıdır. Hatta sahipsiz olduğunu, tek sahibinin kendi kendisi olduğunu bilmelidir. Kara sevda, aşk dahil hiçbir bağlılık duygusuyla kadına bağlanmamalıyız. Tersi de geçerlidir. Kadın da aynı biçimde kendisini bağımlı, sahipli olmaktan çıkarmalıdır. Devrimciliğin, militanlığın ilk şartı böyle olmalıdır. Bu deneyimden başarıyla geçenler, bir anlamda kişiliğinde özgürlüğü gerçekleştirenler yeni toplumu demokratik ulusu kendi özgürleşmiş kişiliklerinden başlatarak inşa edebilirler. Tam da burada aşkın gerçek tanımına ulaşıyoruz. Aşk, ancak toplumunun çöküş ve çözülüşünün durduramayanın kadın etrafında karşılıklı olarak kurduğu namus ve bilimsel olarak daha doğru olan namussuzluktan vazgeçip demokratik ulus inşasına militanca giriştiğinde toplumsal anlamına kavuşup çok zor da olsa gerçekleşme potansiyeline kavuşabilir.”3

En genel haliyle kendine ait olmayı toplumsallığın özgür, ahlaki ve politik güç haline gelmesi ile doğru orantılı ele almak, en sağlıklı sonuçlara götürecektir. Her şeyimizle kendimize ait olmak, içinde yaşadığımız çevre ile uyumlu, iktidara ve hegemonyaya teslim olmamış bireyler olmayı gerektirir.


KAYNAKLAR
1- W. Thedoor Adorno- Minima Moralia
2- Virginia Woolf – Kendine Ait Bir Oda
3- Abdullah Öcalan- Demokratik Uygarlık Manifestosu

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.